Alevi inancının ve kültürünün bu sloganı, Türkiye'de şu anda mümkünün sınırları içinde değil. Nedeni tarihte saklı. Türkler, İslamiyet'le 7. yüzyılda, Orta Asya'daki Arap misyonerleri aracılığıyla tanıştı. Türk kabilelerinin İslamiyet'i tam anlayamadan Müslüman olmalarıyla, günümüze ulaşan kırılma hatları meydana geldi. Bunların başında, Arabistan kökenli Ortodoks (Sünni) İslam anlayışıyla, heterodoks (batini) İslam anlayışı arasındaki uyuşmazlık ve birincinin ikinciyi bastırma, asimile etme gayretleri geliyor.
Asya steplerinden başlayan büyük Oğuz göçü, 7. yüzyıldan itibaren hızla İslamlaşan Orta Doğu coğrafyasına çok sayıda göçebe yığdı. Bunların bir kısmı Müslümanlaşırken çoğu eski Şamanist veya Budist inanç sistemleri içinde kaldı. Bu göçebelerin, Müslüman ve yerel yerleşik halkla ilişkileri çoğu kez çatışmalı oldu ve sonunda İran Selçuklu Devleti, göçebelerin vergi ödeyen yerel yerleşikleri rahat bırakmaları için onlara 1071 Malazgirt Savaşı'yla Anadolu yolunu açtı. Bu yeni topraklarda tamamen farklı bir din olan Hıristiyanlık'la da tanışan Türkmen göçebeler; tasavvuf, Şamanizm, Budizm ve Hıristiyanlık'tan beslenen ama ana çatısı İslamiyet olan heterodoks bir inanç sistemi geliştirdiler. Buna sonradan Alevilik veya Anadolu Aleviliği adı verildi.
Osmanlı devletinin oluşmaya başladığı 14. yüzyılda, Bizans'tan fethedilen topraklara yerleşmek üzere gelen çok sayıda Türkmen göçebe, geleneksel manevi önderlerinin (baba, dede, abdal) yönetiminde bir kimlik oluşturdu. Bu inanç kimliğinin dervişleri, Osmanlı fethiyle birlikte Balkanları da İslamlaştırma faaliyeti içinde Aleviliği yaydılar. Ancak Osmanlı devletinin pekişirken diğer Türkmen devletleriyle çatışmak zorunda kalması ve özellikle beylikten imparatorluğa geçişte merkezi bir ideolojiye ihtiyaç duyuldu, bu da İslamiyet'in Sünni yorumu oldu.
I. Selim'in 1517'de halifeliği üzerine alıp Sünni İslam âleminin dini önderi olmasıyla, Arap Sünni fundamentalizmi Osmanlı'nın da benimsediği bir yol haline geldi ve Anadolu'daki bütün heterodoks inanç sahipleri takibata uğradı, çoğu zorla Sünni yapıldı. Aleviler kendilerini gizlemeye başladılar. Gene bu sıralarda ortaya çıkan Celali isyanları ile onları izleyen ve 20. yüzyıla kadar süren sayısız kalkışma bahane edilerek birçok Alevi katliamı gerçekleştirildi. Cumhuriyet'in ilanından sonra kısa bir süre ferahlayan Aleviler, 1950'den sonra iktidarın tavrını tamamen Sünnilik'ten yana koymasıyla tekrar gizlendi. 1970-80 döneminde durum ağırlaştı, tamamen Sünni eğitim veren İmam Hatip Liseleri'nin (İHL) sayısı 72'den 339'a çıktı, cami yapımı büyük hız kazandı. 1980 darbesiyle, daha önce seçmeli olan din dersi zorunlu hale getirildi, Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) Alevi köylerine cami inşa edip imam atamaya başladı.
Türkiye'de 1950'lerden itibaren hızlanan köyden kente göç, çok sayıda Alevi'yi de metropollere taşıdı. Kırsal alandaki dağınıklığın ve birbirinden habersizliğin yerine, büyük kentlerde geniş topluluklar halinde bir araya gelen, eğitim, çalışma hayatı veya girişimcilik gibi nedenlerle dışa daha çok açılma olanağı bulan Aleviler, ibadet özgürlüğü ve kimlik taleplerini artırmaya başladı. Ancak tamamen Sünni-Hanefi doğrultuda örgütlenen devletin din kurumuyla özel alandaki Sünni cemaatler, bu yeni durumda Aleviler'in üzerindeki baskılarını arttırdılar. 1970'ten sonra yaşanan Çorum, Malatya, Maraş ve son olarak Sivas olayları, bu baskının nerelere ulaştığını gösteriyor.
Türkiye Cumhuriyeti, anayasası gereği "laik" bir ülke, ancak tamamen Sünni-Hanefi bir örgütlenme olan DİB 113 bin personeli ve 1,2 milyar dolarlık bütçesi bulunmasına karşılık, Aleviler'e bütçeden hiçbir pay ayrılmıyor. Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde yer alan 600'den fazla İHL tamamen Sünni-Hanefi eğitim verirken Aleviler'in din adamı yetiştirmesi için devlet katkıda bulunmuyor. Orta öğretimdeki zorunlu din dersleri tamamen Sünni öğreti doğrultusunda ve Alevi öğrenciler de bu dersleri almak zorunda bırakılıyor.
Aleviler'in demokratik yurttaşlık haklarını talep etmeleri, laik bir ülkede zorunlu olan, devletin bütün inançlara karşı eşit uzaklıkta durmasını istemeleri, Sünni aktivistler tarafından Aleviler'den kaynaklanan bir "sorun" olarak konuyor. Oysa anayasasında laik olduğu belirlenen bir ülkede, İslamiyet'in bir mezhebini (Sünnilik) "resmi din" halinde örgütleyen Sünniciler sorunun kaynağında yer alıyor. Yani Türkiye'de "Alevi sorunu" değil, "Sünni sorunu" var. Tek bir örnekle açıklamak gerekirse, her inanç kendi ibadet şeklini ve ibadethanesini belirleme hakkına sahiptir, bu temel, vazgeçilemez bir haktır. Ama Türkiye'de DİB de dahil birçok Sünni din adamı ve çok sayıda Sünni siyasetçi, cemevinin ibadethane olmadığını söyleme ve Aleviliğin bir İslam yorumu değil bir tarikat olduğunu "bildirme" hakkını kendilerinde görüyor.
Alevi derneklerinin Ankara'da düzenledikleri miting vesilesiyle medyanın büyük kesiminin Aleviler'i tek bir cephe olarak algılaması da, Türkiye'de "Alevi sorunu"nun henüz başında olunduğunu gösteriyor. Aleviler, kendi inanç sistemlerine bakış açıları bakımından üçe ayrılıyor. En geniş kesim, Aleviliği İslamiyet'in Anadolu, Sünniliği de Arap yorumu olarak gören büyük kitle. Özellikle Almanya'daki Alevi diasporası içinde şekillenen bir grup, Aleviliği din dışı bir kültür olarak görüyor. Nihayet sonuncu kesim, Aleviliği İslamiyet'in dışında, tamamen kendine özgü bir din olarak kabul ediyor.
Bu üç Alevi duruşunun temel talepleri çok farklı. Kendini İslamiyet'in Anadolu yorumu olarak gören Alevi kesimi, Diyanet'in kaldırılmasını değil, Aleviler'in bu kurul içinde oransal olarak temsilini, devletin cemevi yapmasını ve Alevi din adamı yetiştirmesini istiyor. Yani devletin Sünni yanlısı tutumundan vazgeçerek Sünniler için ne yapıyorsa aynını Aleviler için yapmasını talep ediyorlar. Buna karşılık son Ankara mitingini düzenleyen diğer iki grup, DİB'nin lağvedilmesini, İHL'lerin kaldırılmasını, devletin din adamlarına maaş vermemesini vb. talep ederek birinci gruptan tamamen farklılaşıyor.
Aleviler, Cumhuriyet öncesinde ve 1950'lerin büyük göç dalgasına kadarki kırsal soyutlanmışlıkları içinde, inançlarını bir kültür ve kimlik öğesi olarak yaşadı ve taşıdılar. Ancak merkezi iktidarın baskısı, Aleviliğin entelektüel gelişimini durdurdu. Aleviler'in özellikle son 20 yıldır hızla kentlileşmeleri inançlarının rönesansına yol açarken, manevi alanda örgütlenme ihtiyacı giderek büyüyor. Ama aynı zamanda bazı kesimler itibarıyla dinden uzaklaşma da yaşanıyor. Gelecekteki büyük tartışma Sünniler ile Aleviler arasında olmaktan çok, Aleviliği İslamiyet'in farklı bir yorumu olarak anlayanlar ile onu din saymayanlar veya İslamiyet'ten ayrı bir din sayanlar arasında yaşanacak.