Sen yoksun
Sen yoksun" önermesi, hangi dilde söylenirse söylensin, müthiş çelişkili bir ifade olur. "Sen" zamiri canlı ve kişiselleşmiş bir varlığı işaret ederken, "yoksun" birinci ifadeyi yok eder bir şekilde onun olmadığını belirtir. Oysa bu imkânsızdır, eğer bir "sen" varsa, onun olmaması mümkün değildir. Ama dünyanın genelinde ve özellikle Türkiye'de, birçok kadının durumu aynen böyledir. Vardırlar, ama yok sayılmaktadırlar. Veya çoğu, durum itibarıyla yok edilmektedir. Daha da açıkçası kadın, insanlığın diğer yarısı sayılmanın henüz çok gerisindedir.
Britanya amirali James Cook ve bir Fransız ticaret gemisinin kaptanı olan Jean-François Marie de Surville, 1769 yılında Yeni Zelanda'ya aynı anda ulaşır. Bu tam bir rastlantıdır ve iki kaptan birbirini fark etmemiştir bile. Adalara Avrupalılar'ın gelmeye başlamaları için 1790'ları beklemek gerekmiştir. İlk gelen Batılı gruplar, sadece erkeklerden oluşmakta ve yanlarında yüklerini taşıttıkları katırları bulunmaktadır. Adaların yerlileri olan Maoriler, bu tuhaf kıyafetli, soluk benizli kişilerin karılarına da çok şaşırır. Kendileri iki ayaklı, karıları dört ayaklı! Maoriler, katırları beyazların eşleri sanmıştır, çünkü kendileri de yüklerini karılarına taşıtmakta ve tökezledikleri zaman onları tekmelemektedirler.
OMCT (Organisation Mondiale Contre la Torture - Dünya İşkence Karşıtlığı Örgütü), UNIFEM (United Nations Development Fund for Women - Birleşmiş Milletler Kadın Gelişimi Fonu) ve Amnesty International (Uluslararası Af Örgütü) araştırmalarından verilere göre, dünyada her üç kadından biri, hayatında en az bir kere dövülmüş, cinsel ilişkiye zorlanmış veya tecavüze uğramıştır.
Birleşmiş Milletler (BM) tarafından derlenen verilere göre, Büyük Britanya'da kadınların yüzde 30'u kocalarından veya eski kocalarından şiddet görmektedir. Bu oran Bangladeş'te yüzde 47, Ürdün'de yüzde 52 ve Türkiye'de dünyanın en yükseklerinden biri olarak yüzde 58'dir. Zaten Dünya Ekonomik Forumu'nun 2008 Cinsiyet Uçurumu Raporu'nda ortaya çıktığı üzere Türkiye, kadın erkek eşitliğinde 130 ülke arasında 123'üncülüğe düşmüş durumdadır. Norveç'in birinci olduğu bu sıralamada, Türkiye'nin gerisinde yalnız Mısır, Fas, Benin, Pakistan, Suudi Arabistan, Çad ve Yemen bulunmaktadır. Daha kötüsü, 2006'da 105'inci, 2007'de 121'inci olan Türkiye'nin gerilemesinin halen sürmesi.
Dünyada her yıl yaklaşık 4 milyon kadın ve kız çocuğu evlilik, fuhuş veya köle olmak üzere satılmaktadır (çoğunlukla aileleri tarafından). Türkiye ise, kız çocuklarının aile üyeleri tarafından cinsel tacize uğratılmaları veya zorla evlendirilmeleri sıralamasında en yukarılarda yer almaktadır.
Aileden sorumlu Devlet Bakanı Nimet Çubukçu'nun açıkladığına göre, son beş yılda Türkiye'de bin 806 kadın namus cinayetine kurban gitmiş (yani günde en az bir kadın namus nedeniyle öldürülüyor) ve 5 bin 375 kadın da ağır aile baskısı sonucu intihar etmiştir (yani günde en az üç kadın).
2000'li yılların başında, Ayşegül Alpaslan adında genç bir kadın savcılığa ve polise defalarca başvurur. İddiasına göre, kocası onu sürekli öldürmekle tehdit etmekte, her gün dövmekte ve işkence yapmaktadır. Ayşegül'ün kendisi ve çocukları için korunma talebi dikkate alınmaz. Oysa 2005'te yürürlüğe giren bir yasayla, ülkede nüfusu 50 bini geçen her belediyeye en azından bir tane kadın sığınma evi açma zorunluluğu getirilmiştir. Ama ülkede bu nüfus eşiğini aşmış 300'den fazla belediyenin varlığına rağmen, mevcut sığınma evi sayısı yalnız 16'dır ve buralardaki azami konaklama süresi üç aydır. Belediyelerin bu zorunlu ödevlerini yerine getirmeme gerekçeleri her zaman aynı: Bütçe imkânsızlığı. Ama aynı belediyeler ramazan çadırı kurmakta, bedava erzak ve kömür dağıtmakta birbirleriyle yarışmakta. Küçük bir hesaplamayla, sadece bedava kömür dağıtım bedelleriyle binlerce kadın sığınma evinin yapılabileceği açıkça ortaya çıkar.
Ayşegül Alpaslan'ın ısrarlı başvurularının sonunda polis evde arama yapar ve kocaya ait uyuşturucu bulur ama savcı dava açmaya gerek görmez. Ayşegül eve dönünce, en küçüğü üç aylık en büyüğü yedi yaşında olan beş çocuğunun gözleri önünde kocası tarafından öldürülür. Tarih 11 Ocak 2007. Ertesi gün bu haber medyada kendine gerilerde bir yer bulur.
Bitlis'te amcasının oğlunun tecavüzüne uğrayıp hamile kalan ve kaçtığı İstanbul'da iki erkek kardeşi tarafından "namus uğruna" sokak ortasında öldürülen Güldünya'nın bugün ünlü şarkıcılar tarafından söylenen şarkıları yapılıyor, oysa olayın meydana geldiği Şubat 2004'te haber pek önlerde değildi. Ama şimdi bütün gazetelerde babasını öldüren kız, birinci sayfa haberi. Özlem, manşetlerde, tıpkı gol atmış bir futbolcu veya boşanmaya kalkışan bir manken gibi. Oysa, İskenderun'da kız doğduğu için babaannesi tarafından boğularak öldürülen ve cesedi kanala atılan dört aylık Hatice Gök'ün veya Kayseri'de üvey anne dayağıyla ölen iki yaşındaki Hatice Altuntaş'ın haberleri dördüncü sayfadan yukarı çıkamamıştı. Keza Çorum'un Osmancık ilçesinden İzmir'e getirdikleri 12 yaşındaki kıza tecavüz edip sonra fuhuş yaptıran 13 kişinin haberiyle, evlilik dışı kız bebeğini pencereden atan kadının haberi de dördüncü sayfadan öne gelememişti.
Ama Özlem, bir kadını veya bir kızı değil, babasını öldürdü. Devrim öncesi Fransa'sında babalarını öldürenler önce ağır bir işkenceden geçer ve sonra kol ve bacaklarına bağlanan ipleri çeken dört at tarafından parçalanarak öldürülürdü. Yani erkek öldürmek, hele baba öldürmek, sadece cinayet olarak kabul edilmemekte, adeta bir cins kutsalın ihlâli sayılmaktadır.
Özlem, bundan üç yıl önce, 16 yaşındayken kendini okuldan alıp başlık parası için zorla evlendiren babasını, aile bireylerine sürekli şiddet uyguladığı için öldürdü. Bu bir isyan. Şiddet gören kadınların haberleri birinci sayfaya çıkmadığı sürece, toplum suç ortaklığını belirleyen sessizliğini sürdürdükçe, isyanlarda da kadını katırdan farklı görmeyenlerin yöntemleri uygulanacak.




















