Erkek kahvesinde kadın kavgası
Sosyalizm, 18. yüzyıldan itibaren ortaya çıkan Aydınlanma hareketinin öz çocuğudur, onun bütün reflekslerini ve temel prensiplerini bünyesinde taşımaktadır. Nasıl ki Aydınlanma, Eski Rejim'in uyruk olma durumunun yerine Cumhuriyet'in birey-yurttaşını geçirmek için uğraşmıştır, sosyalizm de aynı şekilde, bütün kesirleri itibariyle, birey-yurttaşın siyasal ve ekonomik hak eşitliğini siyasetin normu haline getirmek için çok çaba sarf etmiştir.
Özellikle Fransız Aydınlanması, kendini salonlardan itibaren görünür kılmıştır. Ünlü bir kadının "Salon'unda, les philosophes denen Aydınlanma düşünürleri (hepsi erkek), birbirleriyle tartışmışlardır. Solun kökenindeki bu gelenek hep sürmüş ve sol siyaset, en azından önde gelenleri ve belirleyicileri itibariyle hep bir erkek işi olmuştur. Kadınlar sol partilere büyük sayılarda militan vermelerine karşılık, Rosa Luxembourg, Vera Zazuliç veya La Pasionaria (Dolores Ibarruri Gomez, 1960-1989 İspanyol Komünist Partisi başkanı) gibi birkaç istisnanın dışında, başa güreşen kişi çıkartamamışlardır.
Çoğu kimsenin sonuncu entelektüel olduğunu düşündüğü, Fransız egzistansiyalizminin (varoluşçuluk) büyük kurucu babası Jean-Paul Sartre'ın (1905-1980) hayat ve fikir arkadaşı, aynı zamanda ilk kadın hakları savunucularından ve ilk feministlerden olan Simone de Beauvoir (1908-1986), 1949 yılında yayınladığı devasa eseri Le Deuxieme Sexe'te (İkinci Cins), "kadın olarak doğulmaz, olunur" demektedir. Beauvoir, 1970'lerden itibaren Sartre'la birlikte Maocu grupların içinde yer almaya başlamıştır. Bu döneme ilişkin olarak, "herkes devrimi heyecanla ve tutkuyla istiyordu, ama yemekleri kadın militanlar pişiriyor, temizliği onlar yapıyordu" diyecektir.
Sol hareket Aydınlanma'nın öz çocuğudur ama, Fransız solu, Aydınlanma ideallerinin taşıyıcılığında diğer bütün sol hareketlerden çok daha önde olmuştur. Öte yandan, Aydınlanma esasen burjuva seçkinlerinin bir hareketi olduğu için, Fransız solu da daha 1789'dan itibaren hep Cumhuriyetçi seçkinlerin alanı olmuştur.
Sağ siyasetlerin milliyetçi, muhafazakâr, statükocu olmalarına rağmen toplumun alt kesimleriyle daha yakın temas kurmaları ve kadınların sola nazaran biraz daha kolay yükselebilmelerine karşılık, sol hareketlerin, özellikle komünist olmayan solun daha seçkinci ve daha erkek alanı olması ilk bakışta bir paradoks gibi gözükmektedir.
Bunun aslında bir paradoks olmadığını anlamak için Fransız Devrimi'yle hayata geçen Cumhuriyet ideallerinin bazılarını hatırlamak yeterlidir. Cumhuriyet birey-yurttaşların hak eşitliğine dayalı olduğu için, bütün diğer kimlikler ikincil ve kamusal alan dışı sayılmıştır. Bu durumda cinsiyetten kaynaklanan kimlik de ikincil sayılarak siyasal alandan dışlanmıştır. Cumhuriyet ilkelerinden biri olarak ortaya çıktığı üzere, birey-yurttaşlar kamusal alanda dinsiz, dilsiz, etnik kökensiz ve cinsiyetsizdir.
Ancak teori ile pratik nadiren örtüştüğü için, binlerce yılın ikincil kimliği kadınlığı, bir slogan darbesiyle birincil kimliğin taşıyıcısı erkeklikle eşdeğer kılmak mümkün olmamıştır. Bu durumda ilkesel bir cinsiyetler arası eşitlik hülyasının peşindeki sol partiler, çok ağırlıklı birer erkek partisi olarak şekillenmişlerdir. Asıl paradoks buradadır. Buna karşılık ilkesel bir eşitliğin peşinde olmayan, tamamen tersine varolan her tür kimlik hiyerarşisini, geleneği muhafaza adına savunan sağ partiler, halka daha yakın olmuş, kadınlar bu partilerde daha iyi kariyer yapabilmişlerdir. Paradoksun ikinci cephesi de budur.
25 Kasım'da Paris'in Mutualite salonunda toplanan Fransız Sosyalist Parti Meclisi, Segolene Royal ve Martine Aubry gibi iki kadın adaydan ikincisini Parti Birinci Sekreterliğine (Başkan) seçti ve çoğu kimse ezberin bozulduğunu düşündü. Sonuçta başa güreşen iki kadın adaydı, üstelik bunlardan Royal, son başkanlık seçiminde Sarkozy'nin rakibiydi. Ve seçimi kazanan Aubry oldu. Demek ki sol partiler erkek çocukların oyun alanı değilmiş!
Sol partiler hâlâ erkek çocukların elinde. Adayların kim olduklarına ve kariyerlerine biraz yakından bakınca bu durum açıkça görülüyor. Royal, eski Fransız sömürgesi Senegal'in başkenti Dakar'da 1953'te doğdu. Büyükbabası bir general ve Legion d'Honneur sahibi, babası bir albay, o da Legion d'Honneur sahibi. Nancy Üniversitesi ekonomi lisansını elde ettikten sonra ünlü Science Po'dan (Fransızların Siyasal Bilgiler'i) mezun olan Royal, daha sonra ENA'yı (Ecole Nationale d'Administration, Ulusal Yönetim Okulu) bitirdi. 1992-93 Beregovoy kabinesinde (Babası Ukrayna doğumlu, kendi ikinci kuşak göçmen olmasına rağmen steril yurttaşa dayalı Cumhuriyet ilkeleri gereği başbakan olabilmiştir) çevre bakanı olan bu hanım, son başkanlık seçiminde Sarkozy'nin dişli rakibiydi.
1950'de Paris'te doğan Aubry ise, François Mitterand'ın maliye bakanı, sonra Avrupa Komisyonu Başkanı olan Jacques Delors'un kızıdır. O da ENA mezunudur. Bürokraside ve kabinede çeşitli yüksek görevlerden sonra, Edith Cresson (1991) ve Pierre Beregovoy (1993) kabinelerinde çalışma bakanı, 2001'de Lille Belediye Başkanı olmuştur.
Bu iki kadının Sosyalist Parti başkanlığı için sona kalan iki aday olmasını açıklayan anahtar kelime ENA'dır. 1945'te kurulan bu çok prestijli yüksek okul, Steril Cumhuriyetçi (erkek veya kadın, yerli veya göçmen vb. fark etmez) 'hak eden kazansın' ilkesinin en büyük simgesidir ve adeta sınıflardışı bir siyaset sınıfı var etmek için iş görmektedir. Nitekim V. Cumhuriyet döneminde (1958'den bu yana), bu okul, 2 cumhurbaşkanı, 7 başbakan, çok sayıda bakan ve sayısız yüksek bürokrat çıkartmıştır.
Fransız Sosyalist Partisi'nde, kadınlar, kadın kimlikleriyle siyaset yapmıyor: Nötr olduğu kabul edilen kamusal alanın ve en mükemmelinden kamusal alan olan siyasetin ikincil kimlikler tarafından istilasına Fransız siyaset geleneğinin izin vermesi mümkün değildir. Bu durumda Martine Aubry'nin zaferini bir kadının zaferi olarak okumak yanlıştır. Bu zafer, ENA'nın ve iyi olan kazansın cinsinden steril Cumhuriyet idealinin zaferidir..




















