Olgaç'a yargı değil tedavi gerek
Alphonse Daudet (1840-1897), ünlü kahramanı Tarasconlu Tartarin için, "o yalan söylemiyor, kendini aldatıyor" demiştir. Fransız yazarın 1872'de yayınlanan "Tartarin de Tarascon" adlı romanının kahramanı olan bu aynı adlı kişi, psikolojide mitomania denen ağır ruhsal hastalıktan muzdaripti.
Antropolog ve sosyolog Lucien Levy-Bruhl'ün (1857-1939) bilime dolaylı yoldan arma ğan ettiği"büyüsel düşünce" kavramı ile mitomania arasında yakın ilişki bulunmaktadır. Levy-Bruhl'ün "ilkel zihniyet" ayrımından hareketle oluşturulan bu terim, gerçeği illiyet (causalite) bağları içinde değil de doğaüstü bağlantılar ve hayali ilişkilendirmeler içinde kavrama halini ifade etmektedir. Çocukların, ilkellerin ve eğitimsiz insanların batıl itikatlara, büyüye, doğadışı güçlere ve olaylara gerçeklik atfetmelerinin kökeninde, rasyonel düşünceden çok "büyüsel düşünce" ile hareket etmeleri yer almaktadır.
1905'te Psikiyatr Ferdinand Dupre tarafından oluşturulan mitomania terimi, Eski Yunanca'nın muthos=efsane ve Latince'nin mania=delilik kelimelerinin birleştirilmesinden meydana gelmiştir. Psikiyatri dört tip mitomania saptamıştır. Bunlardan birincisi övüngenlik'tir. Hastalığın bu türüne yakalanan kişi, gerçek dışı şeyler söyleyerek kendini olduğundan büyük göstermektedir. İkinci tip mitomania, dolaşma'dır. Bu tipteki hastalar sürekli kaçarlar, belli bir noktada tutunamazlar. Diğer iki tür ise yalanlarla bir aşağılık kompleksinin telafi edildiği habis mitomania ile, dolandırıcılık için hikâye uydurmaya dayalı olan yoldan çıkmışlık mitomania'sıdır.
Mitomania hastalığına yakalanan biri (mitoman), aslında yalan söyleyen biridir, ama yalancı değildir, çünkü yalan söylediğinin tam bilincinde değildir, "büyüsel düşünme" tarzının hükmü altındadır. Hayal gücüyle ürettiği olayların gerçekliğinden çoğu zaman şüphe duymamaktadır. Bu olgu, ergenlik öncesi çocukluk durumunda olağan bir haldir. Çocuk, anlattığı gerçekdışı olaylara belli bir ölçüde inanır ve bu durum çocukluk konumunun genel ve olağan bir aşamasıdır. Ama eğer bu hal ergenlikten sonra da sürerse, o zaman buna mitomania adı verilmektedir. Artık bir hastalık olarak kabul edilen bu ruhsal rahatsızlığın daha ileri aşamaları da nevroz, hatta psikoz halinde şekillenebilmektedir. Öte yandan, mitomanlar, söylevleri esnasında gerçekle gerçek dışı olay ve durumları karışık bir şekilde sıraladıkları için çoğu zaman inandırıcı olmaktadır.
Mitoman'ın, kendinin bile çoğuna inandığı yalanları söylemesinin temel nedeni, kabul etmesi halinde ızdırap çekeceği gerçeklerden kaçma eğilimidir. Örneğin tedavisi olanaksız bir hastalığa yakalandığını öğrenen biri, yeterli duygusal olgunluğa erişmemişse, daha tahammül edilebilir bir "yeni gerçek oluşturabilir", bu da mitomania'ya giden yolu döşeyebilir. Öyleyse karşımıza mitomania'nın temel nedenlerinden biri daha çıkmaktadır. Eğer yetişkin biri, yeterli ruhsal olgunluğu oluşturabileceği bir hayat hikâyesine sahip değilse, hele bir de kaçması gereken durumlar söz konusuysa, kolaylıkla mitoman olabilir.
Edebiyat tarihinin en ünlü mitomanlarından olan Don Quijote (Don Kişot), elinden kaçan eski düzenin özlemi içinde, bu yeni ve anlaşılmaz dünyayı tamamen kendi bildik dünyasının terimleriyle yeniden kurgulamaktadır.
"Kurtlar Vadisi" adlı çok seyredilen ve şiddeti meşrulaştırma yanı öne çıkan bir televizyon dizisindeki mafyozik tiplerden birini canlandıran Atilla Olgaç adlı bir oyuncu, canlı olarak yayınlanan bir televizyon programında, 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı esnasında "10 kişiyi öldürdüğünü, ilk öldürdüğü kişinin de elleri bağlı bir Rum esir" olduğunu söyleyiverdi. Sonradan tepkiler üzerine bunun bir senaryo olduğunu söyledi. Yunan makamlarının uluslararası mahkemelere başvuracaklarının anlaşılması üzerine, Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan, "Uydurduğunu ifade etti. Bir senaryo söz konusu. Dolayısıyla değerlendirme yapmanın bir anlamı yok" dedi.
Oysa değerlendirme yapmanın çok anlamı var. Olgaç'ın "savaşta öldürdüğü Rum askerleri"ne ilişkin açıklaması eğer bir gerçeği dile getiriyorsa, en ağır savaş suçlarından biri söz konusu olacaktır. Savaş suçları, başta Cenevre Konvansiyonları ve Roma Statüsü olmak üzere uluslararası anlaşmalarla tanımlanmıştır. Roma Statüsü, esas olarak Cenevre Konvansiyonları'nın ihlali halinde Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin yetkilerini hüküm altına almaktadır.
Cenevre Konvansiyonları ise ilki 1864'te olmak üzere, geçerliliği süren yedi anlaşmayı ifade etmektedir. Bunlar, savaş durumunda, özellikle yaralı ve savaş esirlerinin haklarını korumayı amaçlamaktadır. Esirlerin öldürülmesi, hem Cenevre Konvansiyonları'na hem Roma Statüleri'ne göre suç oluşturmaktadır ve Lahey'de bulunan Uluslararası Ceza Mahkemesi'nde yargılanması gerekir.
Türkiye, bu mahkemenin yetkisini tanımayan üç-beş ülkeden biridir. Ama savaş suçları bireysel olduğu için Olgaç gene de yargılanabilir. Bu nedenle Türkiye'nin başına büyük bir bela almaması için, bu durumu geçiştirmemesi ve Olgaç'ın ruhsal durumunu iyice araştırması gerekir. Eğer karşımızda bir mitoman yoksa, o zaman kendisinin yargılanması gerekir.
Bu arada, Türk basını bu işi hiç ciddiye almamıştır. Örneğin Sabah ve Yeni Şafak gibi bazı gazeteler, savaş suçlarının yargılanma yerinin Cenevre olduğunu bildirmiş, gene birçok gazetemiz davanın Lahey'deki İnsan Hakları Mahkemesi'nde görüleceğini yazmıştır.
Bu gibi araştırma eksikleri bir yana, "elleri bağlı bir esirin öldürülmesi" gibi son derece vahim bir olay sumenaltı edilmeye çalışılmıştır. Oysa basın bunun üzerine tüm ağırlığıyla gitmeliydi.
Ama aslında söz konusu olan büyük bir olasılıkla, oynadığı dizinin de etkisiyle mitomania'sı açığa çıkan hasta bir ruhun hezeyanlarıdır. Ancak toplumun büyücek kesimlerinin mitomania'ya iyi bir ev sahipliği gösterdiğini de unutmamak gerekir.




















