Darfur ağlamasın
Mısır'ın güney ucundan kara Afrika'nın içlerine doğru uzanan geniş toprakların tarihsel adı Nubya. Sömürgeciliğin, Afrika'nın siyah insanlarını her tür siyasal örgütlenmeden aciz ve ilkel varlıklar olarak göstermesine karşılık, Nubya'da daha MÖ. 11. yüzyılda ünlü Kuş krallığı kurulmuş durumdaydı. Bu "siyahların devleti", Firavunların çok güçlü Mısır'ıyla başa çıkabiliyordu. Ancak bu direnç fazla sürmedi. Kara Afrika'nın kaderi, hep dış güçlerce yağmalanmak biçiminde olmuştur. 16. yüzyılda başlayıp 19. yüzyılda zirveye çıkan Batı sömürgeciliği, Afrika'nın insani ve doğal kaynaklarını alıp götürmüştür. Bu yağmanın en önemli unsurlarından birini de köle ticareti oluşturur. Ama bu ticaret sadece Batılılara ait bir alan değildir, Afrika içlerine kadar sızan Arap tüccarlar da hem İslam alemine köle yetiştirmek hem de Avrupalılara satmak üzere geniş çaplı bir insan ticaretinin içinde yer almıştır.
Ay başında Başkan Yardımcısı Ali Osman Taha'nın Ankara ziyaretiyle yeniden gündeme gelen Sudan, bu bakımdan ayrıca incelenmesi gereken bir ülkedir. Üstelik ziyaretin, Türkiye'nin Gazze'ye İsrail saldırısı karşısındaki duyarlılığının inandırıcı olması açısından da önemi vardır.
Arapların bölgeye ilgisi İslamiyet'in başlarına kadar gider. Araplar, Müslüman tacirler tarafından yürütülen büyük
çaplı bir köle ticaretine maruz kalan ülkeye, Beled üs-Sudan, yani Siyahlar Ülkesi adını vermişlerdir. Sudan,
Osmanlı zamanında da bir köle merkezi olmayı sürdürmüş ve özellikle sarayda kullanılan harem hadımları buradan getirtilmiştir. 350 yılında Hıristiyanlaşan bölge, İslam tüccar ve misyonerlerinin etkisiyle
8. yüzyıldan itibaren Müslümanlaşmaya ve Araplaşmaya başlamıştır; ama ülkenin güney ve doğu kesimleri Hıristiyan ve animist (Yaşamı düşünen bir ruhun yönettiğine inanan) kalmıştır.
Sudan, bugün 36 milyon nüfuslu bağımsız bir devlet. Halk 570 kabile ve 56 etnik grup (dilsel ve kültürel) halinde
farklılaşmış durumda. Nüfusun yüzde 70'i Müslüman, yüzde 15'i Hıristiyan, yüzde 15'i de animist. Etnik dağılım ise yüzde 39'u Arap(laşmış) ve yüzde 61'i çeşitli siyahi etnik gruplar şeklinde. Ayrıca ülkede Arapça dışında tam 125 dil konuşuluyor.
Bağımsızlığını 1956'da kazanan Sudan'ın halen yürürlükte olan anayasasının 21. maddesi, tüm yurttaşların eşitliğini kabul ediyor ve ırk, cinsiyet ve din ayrımcılığını yasaklıyor. 27. madde ise, "her topluluğa kültürünü, dilini ve dinini koruma" hakkını veriyor. Ama Sudan devleti daha ilk kurulduğu andan itibaren Sünni İslam hegemonyası söz konusu olmuş ve bu hakim zümre anayasa hükümlerini hiç dikkate almamıştır. Sonuçta ilk günden beri sürdürülen ve giderek artan bir İslamlaştırma ve Araplaştırma vardır. Üstelik devletin kuruluşunda güney eyaletlerinin katılımını sağlamak için verilen federasyon sözü tutulmamıştır. Bunun üzerine aynı yıl başlayan iç savaş 1972'ye kadar sürmüş ve o yıl yapılan Addis-Ababa anlaşmasıyla Güney'e belli bir özerklik tanınınca iç savaş sona ermiştir.
Darbeyle iktidara gelen başkan Nimeiri'nin 1983'te ceza kanunu yerine İslam şeriatını uygulaması ve Hıristiyanların da buna tabi olacakları kararını almasıyla birlikte iç savaş yeniden başladı ve halen sürmekte. Mevcut başkan Ömer el-Beşir de askeri darbeyle iktidara geldikten sonra, organ kesme ve recm gibi hükümleri Hıristiyanlara ve animistlere de uygulamaya başladı.
İç savaş sırasında ölenlerin sayısı 2 milyona, yerinden olanların sayısı da 4 milyona ulaşmış durumda. Hıristiyanlar 1960'tan beri yeni kilise yapamamaktadır ve olanların da onarılması yasaklanmıştır. Buna karşılık Hıristiyan ve animist yerleşim yerlerine sürekli cami yapılmaktadır. Hükûmet tarafından desteklenen fanatik İslamcı milisler (Cancevitler), kadın ve çocukları kaçırıp köleleştirmektedir.
İki iç savaş sırasında ortaya çıkan korkunç görüntüler, 2003'te bu kez ülkenin kuzeydoğusundaki Darfur'da başlayan yeni çatışmanın görüntüleri yanında hafif kalır. Bu bölgedeki çatışma, Hıristiyan ve animistlerin başkan el-Beşir'in İslamlaştırma siyasetine muhalefet etmeleriyle başladı. Başkan, buna misilleme olarak Cencevitleri Darfur'a saldı, Sudan ordusu her yeri bombaladı. Silahlı çeteler halka saldırdı. Ortaya çıkan bilanço inanılmaz boyutlara ulaşan bir kıyımı işaret ediyor. Birleşmiş Milletler'in resmi raporuna göre, 400 bin ölü (çoğu çocuk ve kadın), hava saldırıları, milis dehşeti ve ordunun köy yakmaları sonucu yerinden olan 2,7 milyon kişi (Bölgenin nüfusu 6 milyon).
Bunların 230 bini de şu anda Çad'da inanılmaz kötü koşullarda sığınmacı hayatı yaşıyor. Daha da beteri, el-Beşir, boşalan bölgelere kuzeyden insan getirterek yerleştiriyor, yani yerli halkın malına da el konuyor. Bunun yanı sıra,
Sınır Tanımayan Doktorlar Örgütü, yalnızca 2003-2005 arasında Darfur'da 100 bin kişinin açlık ve tedavisizlikten
öldüğünü açıkladı.
Savaş suçlarını yargılayan Uluslararası Ceza Mahkemesi savcısı Luis Moreno-Ocampo, 14 Temmuz 2008'de el-Beşir için soykırım, insanlığa karşı suç ve savaş suçu gibi nedenlerden ötürü tutuklama emri çıkarttı. Savcıya göre, emirleri doğrudan el-Beşir'den alan silahlı milisler ve ajanlar en az 35 bin kişiyi öldürdü ve 265 bin kişinin de açlık ve hastalıktan "yavaş ölüm"üne neden oldu. Savcı, 3 Aralık 2008'de mahkemeye sunduğu raporda soykırımın devam ettiğini ve el-Beşir'in hem etnik hem de dinsel temizlik yapmayı aralıksız sürdürdüğünü savundu.
Başbakanımız Gazze'ye yönelik İsrail saldırısına sert bir tepki gösterdi, çocuk ölümleri karşısında büyük bir
duyarlılık sergiledi. İnandırıcı olmak istiyorsa, insanların güçsüzlüklerinden çocuk cesetlerini akbabaların
ağzından alamadıkları Darfur'da olup bitene de tepki göstermelidir ve bir savaş suçlusunu Ankara'da kabul
etmemelidir.




















