Ortaçağ Avrupası'na toplumsal, siyasal, ekonomik ve kültürel rengini veren feodal dönem üç sınıf bilmekteydi: Savaşanlar (soylular), dua edenler (ruhban) ve çalışanlar. Bu üçüncü sınıfın mensupları, ilk ikisinin kişisel bağımlılarıydılar (serf). Bu katı hiyerarşik yapı 11. yüzyıldan itibaren bozulmaya başlar. Feodal sistemin çıkmaza girdiği bu yüzyılda, kentsel devrim denen olay ortaya çıkar. Feodal dönemde tamamen yok olan veya tamamen kırsallaşan kentler canlanmaya başladıkları gibi, çok sayıda yeni kent kurulur. Bunları var eden ve sürdüren, ürkek adımlarla da olsa, pazar için üretim ve uzak mesafe ticaretinin önce ortaya çıkıp sonra da mesafe ve hacim kazanmasıdır. Kent anlamına gelen sayısız kelimeden biri, Almanca kökenli olup Latinceleştirilmiş "burgus" terimidir. Surlarla çevrili bir yerleşim yerini ifade eden bu kelime, burjuva terimine can verecektir. İlk yazılı örneğine 1007 yılında rastlanan burgensis (kentte oturan, burjuva) kelimesi, yeni bir sosyal tabakanın ortaya çıkmakta olduğuna işaret etmektedir.
Kentte oturanlar da, feodal düzenin ilk iki sınıfının bağımlısı, onların serfleridirler. Fakat ticaret ve imalat faaliyetlerinin boyut kazanmasıyla bu serfler, kişisel özgürlüklerini satın alacak mali güce kavuşmuşlar ve sonunda 12. yüzyıldaki kent özerkliği hareketiyle senyörlerinden, silah veya para zoruyla şehirlerinin özerkliğini de elde etmişlerdir. Tarihte ilk kez bir sınıf uyrukluktan çıkmakta, üstelik efendilerinin haklarını da devralmaktadır. Yani soyluya (veya iktidara) ait olan yasa yapma ve vergi toplama hakkı da, özerk kentlerde burjuvazinin eline geçmiştir. Böylece burjuvazinin ilk özelliği ortaya çıkar. O, feodaliteyi yıkacak sınıf olarak herşeyden önce özgür ve özerktir. Ünlü Alman atasözü "kent havası özgür kılar" demektedir, ama bu kentte oturanların tümü için geçerli değildir, işçiler ve mülkiyeti olmayanlar hâlâ bağımlıdırlar.
Burjuvazi, bu özgürlüğünü kentte ve ekonomik gücü sayesinde kazanmıştır. O halde burjuva herşeyden önce kentli ve mülkiyet sahibi biridir. Bunun yanı sıra, tarihte ilk kez gücünü siyasi iktidara borçlu olmayan bir sınıf olarak şekillenmektedir. Gücünü, kârı da, riski de kendine ait olan ekonomik faaliyetlerinden almaktadır.
Burjuvazinin 12. yüzyılda başlayan macerası, küçük adımlar halinde Rönesans'a, ardından da 18. yüzyıldaki tarım ve endüstri devrimlerine ulaşır. Burjuvazi kendini bu yüzyılda kanıtlar ve gerçek bir sınıf olarak şekillenir.
Ticaret ve imalattan sağlanan sermaye birikimine 16. yüzyıldan itibaren sömürgeciliğin de eklenmesiyle, burjuvazi 18. yüzyılda kapitalizmi egemen kılar ve siyasal iktidarın gerçek talibi haline gelir. Atlantik Devrimleri denen Hollanda, İngiltere, ABD ve Fransız devrimleri ile burjuvazi, Batı dünyasında siyasal gücü de eline geçirmiştir.
Ekonomik ve siyasal iktidar, burjuvazinin 18. yüzyılda kendi ideolojisini oluşturma süreci içinde elde edilmiştir. Aydınlanma adı verilen büyük düşünsel dönüşümle burjuvazi artık kendine ait bir ideoloji oluşturacak ve bunu evrenselleştirecektir. Bu, çok önemli bir dönüşümdür, çünkü bu özgün ideolojiyle burjuvazi rüştünü ispatlamış olmaktadır. Açıkçası, o zamana kadar taklit ettiği aristokrasiye benzemekten kurtulmakta, üstelik soyluluğu tasfiye ederek toplumsal hiyerarşinin zirvesine yerleşmektedir.
Ortaçağ ideolojisi, her cephesi itibariyle tüm ilhamını dinde bulmaktaydı. Soyluluğun başat kimliği dindarlığıydı. Cılız bir varlık olarak ortaya çıkan ve ancak soyluluğun taklidi içinde yol alan burjuvazinin de en temel kimliği dindarlığı olmuştur. Nitekim Max Weber'in "Protestan Ahlâkı" kitabında incelediği üzere, burjuvanın para kazanarak başarılı olması, onun "Tanrı tarafından seçilmiş" olduğunun göstergesi sayılmıştır.
Burjuvazi, soyluluktan aldığı dindarlığını hiçbir zaman kaybetmeyecek, ama onu bireyselleştirerek laikleştirecektir. 19. yüzyıl burjuvazinin dini özel alana taşıyarak, kamusallığı yalnızca siyasete bıraktığı dönem olacaktır. Hatta denebilir ki, burjuvazi bütün Batı'da Ortaçağ'dakinden daha dindar hale gelirken, dini de bu dünyanın süfli işlerinden (siyaset, iktisat) kurtararak daha da yüceltmiştir. Burjuva ideolojisinin en temel yanlarından biri de, mahremiyeti kurumsallaştırmasında yatmaktadır. Ortaçağ toplumunun tersine aileyi ve mahremiyeti yücelten burjuvazi, kadını da evinin hanımı ve çocuklarını yetiştiren kişi olarak kamusal alandan mahremiyete çekmiştir. Özel alan ile kamusal alanı tarihte ilk kez ayıran bu ideoloji, aileyi baba eksenli olarak inşa etmektedir. Baba, adını çocuklarına veren aile reisidir, kadın ise "kocasını sevmek ve ona sadakat göstermekle" yükümlüdür. Bu son derece muhafazakâr ideoloji, aynı zamanda israfı da mahkûm etmekte, zenginleşmeyi yalnızca başarı simgesi olduğu için istemektedir. Aynı ideoloji, kültür ve eğitimi, sanatı kendi başarısının devamını sağlayan unsurlar olarak görüp teşvik etmektedir.
Bizim coğrafyamıza gelince, buralarda burjuvazinin ortaya çıkışı sorunu tamamen farklı bir nitelik taşıyor. Öncelikle belirtilmesi gereken nokta şu: Feodal bir yapılanmadan geçilmediği için, devlete ve birbirlerine nazaran özgürleşen ve özerkleşen sınıflar ortaya çıkmamış, ayrıca var olan sınıflar da hiçbir zaman netleşmemiştir. Feodalitenin en temel özelliği; siyaseti, ekonomiyi, hukuku, iktidarı olabilecek en küçük birimine kadar atomize etmesi, parçalamasıdır. Oysa bizim buralarda her zaman ülkenin tamamına hâkim bir siyasi otorite mevcut olmuştur. Bu durumda bir soyluluk oluşmadığı gibi, kentsel özerklik bağlamı içinde özerkleşen bir burjuvazi de ortaya çıkmamıştır.
Osmanlı'nın Batılılaşması sürecinde burjuvaziye benzer bir yapılanma sadece başkentte ve birkaç şehirde, azınlıkların içinde meydana gelebilmiştir. Ancak bu minik burjuvalaşmalar aslında Batı'nın taklidinden öteye geçememişlerdir. Cumhuriyet'in Batılılaşma projesi ise Batı'nın kendiliğinden bir şekilde ürettiğinin iktidar eliyle simülasyonu biçiminde ortaya çıkmıştır. Yani Cumhuriyet'in projesi, Batı'dakini, süreçleri içinde değil sonuçları itibariyle aktarmaya yönelik olduğu için gerçek temelleri olmamıştır. Daha doğrusu, Cumhuriyet tarafından üretilmeye çalışılan "burjuvazi", özerk değil devletin içinde, devlet için ve devlet tarafından yaratılan bağımlı bir tabaka olarak şekillenmiştir. Kendine özgü bir ideoloji geliştiremeyen bu tabaka devletin ideolojisini kendi ideolojisi olarak benimsemek zorunda kalınca, bir sınıf değil de devletin bir işgüderi biçiminde belirlenmiştir.
Çok tipik bir örnek olarak, Batı'da dindarlığı kamusal alandan burjuva mahremiyetine taşımanın bir yolu olarak inşa edilen laiklik, Türkiye'de dinin devlet içinde tutulması biçiminde şekil kazanan total bir toplumu belirleme projesine dönüşmüştür. Aslında burjuvazinin anavatanında ürettiği herşeyin bu topraklarda adeta tersine dönerek bir devlet projesi haline geldiğini ve bu yüzden de asla toplumsal tabanının oluşmadığını söylemek çok mümkündür. Sonuç olarak, Cumhuriyet döneminde özerk bir burjuvazi oluşamamıştır ve "burjuvazi-benzeri" olarak ortaya çıkan tabaka da, aslıyla son derece tutarsız olarak kalmıştır.
Burjuvazi, ancak ticaret ve imalattan gelebilir. Sanıldığının aksine, başlangıcı itibariyle son derece muhafazakârdır. Laikliği, mahremiyetini korumak içindir. Türkiye'de bir burjuvazinin oluşma olasılığını bu açılardan değerlendirmek gerekir. Bugün bu ülkede kimsenin devletin bilgisi ve izni olmadan kendi başına zenginleşmesi mümkün değildir. Bu kırılmadan, bir burjuvazinin rüşeyminden bile söz etmek mümkün olamaz. İslami kesimlerin dindarlıklarını kamusallaştırma gayretleri de hakiki bir burjuvazinin ortaya çıkmasının önündeki en ciddi engeldir. Din özel alana taşınmadan ve devlet dinden elini çekmeden de bir burjuvazinin belirmesi pek mümkün gözükmüyor. Ancak zenginleşmekte olan muhafazakârların, Batı'nın 11. yüzyıldan beri yaşadığı ve el yordamıyla oluşturduğu süreçlerden geçerek hakiki bir Türkiye burjuvazisi oluşturma olasılığı da her zaman mevcuttur.
sayı:
21