Kitap yakan, insan da yakar
Naziler, 10 Mayıs 1933'te, Berlin'de Humboldt Üniversitesi'nin önündeki meydanda 20 bin "şüpheli kitap" yakarlar, 70 bin kişinin izlediği olay radyodan naklen yayınlanır. 17 üniversite şehri tarafından düzenlenen bu autodafe ilktir, ama sonuncu olmayacak ve hemen hemen bütün Alman şehirleri bu örneği izleyecektir. Kitap yakma ayini olan autodafe, Latince'nin actus fidei (iman eylemi) sözünden gelmektedir ve tarih boyunca otoriter rejimlerde defalarca uygulanmıştır. Büyük Alman şairi Heinrich Heine (17971856), 1821'de yayınlanan Almansor (söz konusu olan yazıları yakılan bir Müslümandır: elMansur) adlı uzun şiirinin 248'inci dizesinde, "kitapların yakıldığı yerde sonunda insanlar da yakılır" derken geleceği görmüş müdür? Bilinmez, ama Naziler tüm iktidarları boyunca milyonlarca kitap ve milyonlarca insan yakacaklardır.
Psikiyatrinin kurucu babalarından ve psikanalizin mucidi Sigmund Freud'a (18561939) göre sansür, zihnin, mensup olunan cemaatin, ailenin veya başka herhangi bir otoritenin onaylamadığı ve kabul etmediği psişik unsurların bilinçdışına kovulmasıdır. Fakat Fransız filozof JeanPaul Sartre (19051980), sansürün Freud'un savunduğu gibi bilinçsiz bir eylem olamayacağını çok açıkça ortaya koyduktan sonra, bunun aslında "sinsilik, ikiyüzlülük" olarak adlandırılması gerektiğini bildirmiştir.
Sansür, Freud'un 1917'de psikanaliz literatürüne dahil etmesinin çok öncelerinden beri çeşitli bağlamlarda kullanılan bir kelimedir. Eski Roma'daki çok yüksek bir görevlinin adından (censor) gelmektedir. Censor, vergi mükelleflerinin belirlenmesi, fiyat denetimi gibi görevlerin yanı sıra, esas olarak halkın örf ve adetlere uygun bir şekilde yaşamasını gözetmekle, uymayanları yurttaşlık listesinden çıkartmakla görevliydi.
Hemen hemen bütün kurumlarını ya Bizans üzerinden ya da İslamlaşmış halleriyle Roma'dan alan Osmanlı'da da censor'un tamamen aynı, yüksek bir görevli bulunmaktaydı. Muhtesip veya ihtisap ağası denen ve her kentte bulunan bu görevli, çarşı ve fiyat denetimlerinin yanı sıra, tüm uyrukların örf ve adetlere uygun yaşamalarını denetlerdi.
İnsanların özel yaşamlarının bile siyasal ve/veya dinsel otorite tarafından denetlenmesi Eski Rejim'in bir özelliğidir. 18. yüzyılda Batı'da ortaya çıkmaya başlayan sivil toplum, özel hayat ve özgür düşünceyi tanımamış bu toplumlarda, bireysellik ve farklılık gibi problematikler elbette yoktu. Bu üç unsurun belirmeye başladığı Batı Ortaçağı'ndan itibaren, sansür, otoriter bir kurum olarak ortaya çıkmaya başlayacaktır.
Karl R. Popper (19021994), Açık Toplum ve Düşmanları adlı eserinin birinci cildinde, "Entelektüel üstünlüğün sırrı eleştirel zihniyet ve düşünce bağımsızlığı olduğu için, her cinsten otoriter yapılanmanın karşısına aşılamaz sorunlar çıkartmaktadır. Çünkü otoriter zihniyet, genelde boynu eğik ve biçime girebilen, yani vasat insanları tercih eder. İktidarını tartışacak entelektüel cesarete sahip olanların en iyiler olduğunu kabul edemez" demektedir.
Nitekim sansürün ana vatanı Batı Avrupa'da bu kurum, otoritenin kaynağı olma iddiasındaki Kilise'den kaynaklanmıştır. 1925 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi, İrlandalı yazar George Bernard Shaw'un (18561950) dediği gibi "cinayet, sansürün en uç biçimi" olsa da ve tarihin bilinen ilk sansürü, Eski Yunan filozofu Sokrates'in (MÖ 470399) Atina sitesinin geleneksel ahlâki değerlerini kaale almadığı gerekçesiyle MÖ. 399'da baldıran zehiri içerek ölüme mahkûm edilmesi olmuşsa da, aslında kurum, Kilise'nin iddialarının "geçerliliğinin" korunması için bir yıldırma siyaseti olarak kullanılmıştır.
Nitekim kökü Eski Mezopotamya'ya dayanan ve bazı Eski Yunan düşünürleri tarafından elden geçirildikten sonra Ptolemeaus (90168, İslami kaynaklarda Batlamyus) tarafından sistemleştirilen dünya merkezli evren tasarımı, hem Kilise'nin hem de İslamiyet'in resmi görüşü olmuştur. Ancak Rönesans'la birlikte bilim dünyasında ortaya çıkan gelişmeler, özellikle Copernicus, Galileo Galilei ve Cusalı Nicolaus'un çalışmalarıyla güneş merkezli evren tasarımına geçilmesi Kilise'nin sert tepkisine yol açmış ve bu iddiaları sürdüren ilahiyatçı Giordano Bruno (15481600) canlı canlı yakılmış, Galileo Galilei (15641642) ise Engizisyon karşısında iddialarını inkâr etmek zorunda bırakılmıştır. Kilise sansür tarihi, böylesine örneklerle doludur, ama Shaw'un dediği gibi, bu "uç sansür biçimi" diğer uygulamaların yanında devede kulak kalmıştır.
Katolik Kilisesi, imana (yani Kilise öğretisine) aykırı yayın yapılmasını engellemek üzere censores librorum (kitap sansürcüleri) atardı. Eğer kitap yasaklanmazsa üzerine nihil obstat (engel yok) yazılır, daha sonra piskopos inceler ve izin verirse üzerine imprimatur (basıla) yazardı. Papalık, özellikle 16. yüzyıldan itibaren çatlak seslerin daha çok çıkmaya başlaması üzerine, imana ve adetlere zarar vereceğini düşündüğü yasak kitaplar listesi yayınlamaya başlamıştır (index librorum prohibitorum). İlki 1559'da yayınlanan bu listelerle yaklaşık 6 bin kitap yasaklanmıştır. Bu uygulama ancak 1966'da kaldırılabilmiştir. Şimdi Avrupa Parlamentosu, "her türden kültürel sansür ile ifade ve eser yaratma özgürlüğüne yönelik her cins saldırıyı" mahkûm etmektedir.
Bugün artık yalnızca otoriter rejimlerde görülen sansür, Türkiye'de hiçbir zaman yok olmadı ve sonunda TÜBİTAK dergisinin Darwin sayısı vesilesiyle baş verdi. Konu hakkında fikir bildiren Devlet Bakanı Mehmet Aydın, "Adamcağız ölmüş gitmiş" diyerek olayı küçümsedi. Eğer öyleyse, bütün peygamberlerin ve bütün din ulularının da "ölmüş gitmiş" olmaları gerçeği nereye oturur acaba? Nihayet Darwin, teorisini sayın Bakan'ın sandığı gibi 200 yıl önce "ortaya atmamıştır." 200 yıl önce doğmuş ve Türlerin Kökeni'ni 150 yıl önce yayınlamıştır.




















