Tuhaf bir demokrasi
Bütün diller, gündelik hayatın farklı durumlarını kısaca anlatmak için sayısız deyim oluşturmuşlardır. Hemen hemen bütün dillerde ortak olan belli bir zihniyet kalıbının deyimlere yansıması, sol'un kötü, sağ'ın iyi olduğunu kurgular. Dünyanın her coğrafyasında, insanlar "soldan kalk"tıklarında günleri kötü geçer, büyükler itibarlı kişiyi
sağlarına oturturlar. Doğru sezgilerin adı sağduyu'dur, ama beceriksizlik sol elle özdeşleştirilir.
İnsanlar, tokalaştıklarında birbirlerinin sağ ellerini sıkarlar. Fakat bütün bunların arkasında son derece sıradan biyolojik bir gerçek yatmaktadır. İnsanların büyük çoğunluğu, sağ ellerini sol ellerine nazaran çok daha rahat ve çok daha fazla beceriyle kullanırlar.
İnsan doğasının bu gerçeği ile 1789 Fransız Devrimi'nin bir rastlantısı çakışınca, ortaya koskoca bir siyaset mitolojisi çıkacaktır. Devrimin hemen öncesinde toplanan Etats Generaux'da (Sınıflar Meclisi), seçkin iki sınıf olan Soylular ile Ruhban'ın temsilcileri krala nazaran sağda, halkın temsilcileri olan Tiers Etat (Üçüncü Sınıf) mensupları da solda oturunca, tarihin ilk sağ - sol ayrımı ve belki de zıtlığı ve zıtlaşması (Devrim buradan patlayacaktır) meydana gelmiş ve 1791'de Kurucu Meclis'te de bu oturma şekli tekrarlanınca, siyasi görüşleri belirleyen ana eksen (sağ - sol) yavaş yavaş dünyaya yayılmaya başlamıştır.
Sağ ile solu birbirinden kesin hatlarla ayırmak her zaman mümkün değildir. Solun halkı, sağın da seçkinleri temsil ettiği söylenirse de, bazen bunun tersi olmaktadır. Daha da önemlisi, sol da zaman içinde kendi seçkinlerini yaratmıştır.
Ama gene de bir ayrım hattı çizmek mümkündür. Sağ siyaset, mevcut düzenin değişmemesi yönünde bir çaba, muhafazakâr ve gelenekçi değerlere sahip çıkma, otoriteden yana olma ve ani reformlara karşı çıkma olarak belirlenirken; sol, yurttaşın hakları, bu hakların eşitliği, düzenin değişmesi yönünde hareket eden, eşitlikçi, eleştirel, ilerlemeci ve rasyonel bir siyaset olarak ortaya çıkmaktadır.
Dünyanın, bu adı hak eden bütün demokrasilerinde siyaset, çeşitli sağ eğilimler ile çeşitli sol eğilimler arasında barışçı bir biçimde cereyan etmiştir ve etmektedir. Bu iki ana siyasal eğilimden birinin diğeri tarafından yok edildiği ortamlar ise demokrasinin ortadan kalkması anlamına gelmektedir; örneğin Nazi, Faşist, Frankist sağ diktatörlükler veya Sovyet sol diktatörlüğü gibi.
Siyasal sistemine demokrasi adını veren, ama bir diktatörlüğe maruz kalmadığı halde siyaset sahnesinde sadece tek bir siyasal eğilimin çeşitli renklerinin yer alabildiği bir ülke olan Türkiye, garip bir istisna oluşturuyor. Bu ülkede meşru siyasal zeminde yer alan partilerin tamamı, kendi söylemleri her ne olursa olsun, sağda durmaktadır. Kendilerini solcu sayan DTP ve İP hatta TKP, milliyetçi, bazen de şoven çizgide durdukları için sağda yer alıyorlar. Keza CHP ve DSP, devletçi, epeyce milliyetçi ve Kemalist muhafazakâr oldukları için onlar da sağda yer tutuyorlar.
Sonuç olarak, tüm partiler sağda ve Türk seçmeni bunların arasından tercih yapma durumunda. Bu garip siyasal şekillenmenin nedenleri olmalı. Aslında bunun böyle olmasının nedenleri çok çeşitli ve girift. Osmanlı ve İslâmi geçmişin etkileri derin, ama buralarda derinlere dalmadan bir ilk açıklama denemesi olarak söylemek koşuluyla, birkaç ana nedeni saptamak mümkün.
İlk neden, ulus inşa süreciyle ilgili gibi görünüyor. Batı Avrupa uluslarının 12. yüzyıldan, ulus-devletlerinin de 16. yüzyıldan itibaren oluşmaya başlamalarına karşılık, bu ülkede ulus-devletin geçmişi daha bir yüzyılı bile bulmadı. Dolayısıyla henüz oluşmakta olan bir ulus söz konusu, bu nedenle de halkın büyük çoğunluğu milliyetçi. Öte yandan, Batı Avrupa'nın çoğu yerinde ulus, kapitalizmin gelişme koridorunda kendiliğinden oluşurken, bizde bir devlet projesi olarak ortaya çıktı. O zaman devletin bütün endişeleri ulusa taşınarak, savunmacı ve (hayali) etnik köken türdeşliği üzerine yaslanan bir ulus inşa süreci içinde, toplumun milliyetçilikten başka işaret fişeği olmadı.
Kezâ İslamiyet'in kökeni ve öğretisi itibarıyla şehirli ve seçkinci bir din olmasına karşılık, son yüzyıl esnasında, özellikle Cumhuriyet'in gayretleriyle geniş kitlelere aidiyet olarak yayılmaya başlaması da ulusun tarifi konusunda problemler çıkarttı. Bu intikal, tıpkı Batı Avrupa'da 15 - 16. yüzyıllardaki din savaşları döneminde olduğu gibi, dini birinci aidiyet göstergesi haline getirirken, popülist sağ siyasetlerin bir bölümünün de bu aidiyeti bir kimlik siyasetine dönüştürmesine yol açtı. Bu arada ve bu bağlamda laiklik de hem sağ, hem de sözüm ona sol tarafından "sol" bir siyaset unsuru olarak yeniden kurgulandı. Oysa bu kurum (laiklik), ulus-devlet, ulus ve yurttaşlıkla ilgili nötr bir durumdur. Örneğin Fransa'da sağ partiler, sol partiler kadar laiktir.
Üçüncü bir neden, cumhuriyetin ve demokrasinin olmazsa olmazı olan "birey-yurttaş"ın oluşmakta müthiş ayak sürümesidir. Buna bir de hızlı kentleşme ve çok yüksek sosyal akışkanlık eklendiğinde, böylesine çalkantılı süreçlerin ilksel değerlere sığınma ihtiyacını yani muhafazakârlaşma eğilimini arttırdığı ve derinleştirdiği ortaya çıkar.
Ama en önemli neden, bu ülkede meşru siyaset zemininin dışında kalan bazı unsurların (askeri veya sivil), hayali bir ulusal güvenlik gerekçesiyle her tür gerçek sol oluşumu kaynağında yok etme yolunu benimsemiş ve bunu uygulamış olmalarıdır.
Türkiye, eğer demokrasi istiyorsa, bu kurumun (demokrasi) yalnızca seçimlere ve seçimden çıkan çoğunluğa indirgenemeyeceğini, hatta bunun demokrasinin ihmal edilebilir bir ayrıntısı olduğunu kavrayarak işe başlamalıdır. İkinci aşamada, temsil edilmeyen veya açıklanamayan herhangi bir görüşün bulunduğu bir sistemin demokrasiyle bağdaşmaz olduğunu zaten kendiliğinden görecektir.




















