Demokrasilerde kâfir olmaz
Dünyanın tepsi biçiminde olduğu da bir bilgidir, küre biçiminde olduğu da. Ancak, ikincisi bilimsel bilgidir. Kutsalın, hakikatin kaynağı ve belirleyicisi olduğu da bir bilgidir; kutsalın aksiyomatik, dolayısıyla duyumsal bir kabul olduğu da. Ancak, ikincisi bilimsel bilgidir.
Dinin esas itibariyle bir kutsal etrafında örgütlenen ve sonunda hayatın her anını denetlemeye yönelen bir kabuller sistemi olduğunu söylemek mümkündür. Kilit taşı "bir kutsal" olan din, ka bullerinin hepsini bu kutsaldan itibaren oluşturduğu ve eklemleştirdiği için, değişmez yapılanmasını mutlaka bir dokunulmazlık küresinin içinde korumaya almak zorundadır.
Bu, eğer din siyasete de egemense mümkündür. Ama din egemen konumdan çıkıyorsa veya dişli rakipleri oluşmuşsa, dokunulmazlığını korumakta zorlanacaktır. Ve özellikle Batı Avrupa kaynaklı ve kökü 12. yüzyıla kadar giden düşünsel, bilimsel, felsefi ve siyasal gelişmeler, dinin yegâne belirleyici olmaktan çıkmasına yol açmıştır. Bu bağlamda, birey-yurttaşın kamusal alanın esas figürü haline gelmesiyle, dinin doğumdan maruz kalınan zorunlu bir kimlik değil de, bireysel bir tercih olduğu noktasına gelinmiştir.
1789 Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Beyannamesi, "Her insanın doğal haklarını kullanmasının, yalnızca toplumun diğer üyelerinin de aynı haklardan yararlanmasını sağlayan sınırları vardır" derken, her hakkı eşit görmekte, böylece özgürlükler sistematiğinin yolunu döşemektedir.
Özgürlükler, birey-yurttaşların kararlarının aynı saygınlıkta olduğu bir dünya kurarlar. Bu durumda tüm dinler eşitlenir ve din ve vicdan konuları da bir özgürlük kalemi haline gelir. Din sosyoloğu Jean Baberot (1941), "düşünce özgürlüğü, bireye kendi vicdan, din ve kanaat tercihlerini belirleme ve uygulama olanaklarını sağlayan düşünsel araçlar verir" derken, aslında uzun bir mayalanmayı formüle etmektedir.
Ortaçağ filozoflarından, Muhyiddin İbn Arabi'den (1165-1239), Rönesans'tan, Aydınlanma'dan geçen bu uzun soluklu oluşum, 10 Aralık 1948'de, o sırada Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nu oluşturan 58 üye devlet tarafından kabul edilen Evrensel İnsan Hakları Bildirisi'nde billurlaşmıştır. 6 Nisan 1949 tarih ve 9119 sayılı Bakanlar Kurulu kararıyla TC Resmi Gazete'de yayınlanan bu bildirinin 18. maddesi şöyledir: "Her kişi, düşünce, vicdan ve din özgürlüğü hakkına sahiptir; bu hak, din ve kanaat değiştirme özgürlüğünü olduğu kadar, dinini veya kanaatini kamusal veya özel alanda, topluca veya tek başına, öğretim, uygulama, ibadet ve ayinlerle açıklama özgürlüğünü içerir".
1950'de Türkiye'nin de üye olduğu Avrupa Konseyi tarafından kabul edilen Avrupa İnsan Hakları Konvansiyonu'nun 9. maddesi de neredeyse aynıdır. BM Genel Kurulu'nun 1966'da kabul ettiği Medeni ve Siyasal Haklara İlişkin Uluslararası Antlaşma'nın 18. maddesi, "Kimse kendi tercih ettiği bir dine veya kanaate sahip olma veya bir din veya kanaati benimseme özgürlüğüne yönelik bir zorlamaya maruz bırakılamaz" biçimindedir.
Üye olmak için çok uğraştığımız Avrupa Birliği tarafından 7 Aralık 2000'de kabul edilen Temel Haklar Şartı'nın 10. maddesi şöyledir: "Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kanaat özgürlüğü ile kamusal otoritenin müdahalesi ve sınır kısıtlaması olmaksızın fikir veya bilgileri alma ve aktarma özgürlüğünü kapsar".
Bu belgelerin okunması sonucu ortaya çıkan manzarayı şu şekilde resmetmek mümkündür: Din ve vicdan özgürlüğü cemaatsel değil, bireysel bir haktır. Bu özgürlükler ancak laik bir ortamda olabilir, çünkü laiklik devletin tüm inanışlara eşit uzaklıkta durmasını ve hiçbirini tercih etmemesini gerektirir. Eğer laiklik yoksa, egemen bir din vardır. O zaman da din ve vicdan özgürlüğü olamaz. Örneğin İslamiyet, irtidad'ı (bir Müslüman'ın İslamiyet'ten çıkması) bir suç olarak görmektedir. Keza başka dinden olan, mürted (irtidad yapan), inançsız ve İslamiyet'i resmi görüşün dışında yorumlayanları, kâfir (küfür eden) olarak görmekte ve bunları suç terimleri içinde ifade etmektedir.
Öte yandan din ve vicdan özgürlüğü, din değiştirme ve dinden tamamen çıkma hakkı kadar, her bir dinin kendi öğretisini yayma hakkını da kapsar. Hürriyet gazetesinin 14 Nisan 2009 tarihli nüshasında Çetin Aydın imzalı bir haberde bildirildiğine göre, Ergenekon davasının 12. dalgasında tutuklan bazı Çağdaş Eğitim Vakfı üyeleri "misyonerlik ve Hıristiyanlık propagandası yapmakla suçlanıyorlar".
Zurnanın zırt dediği yer burasıdır. Türkiye laikse, herkes istediği dinin veya dinsizliğin propagandasını yapar. Bu, ancak bu ülkenin din devleti olması halinde suçtur. Öte yandan, eğer din propagandası suçsa, Türkiye'de her gün 100 bin camide beş kere okunan ezan da dine davet etmektedir, o zaman bunun da suç olması gerekir.
Ayrıca dine hakaret diye bir suç olamaz. Laik bir ülkede, dindarların dinsizliği veya başka dinleri eleştirme hakları varsa, dine inanmayanların da dini eleştirme hakları vardır. Kutsal, herkesin değil bazılarının kutsalı olduğu için, eleştiriyi hakaret sayma yanılgısı doğmaktadır.
Ve nihayet Başbakanımızın İstanbul'daki Medeniyetler İttifakı toplantısında İslami hoşgörünün simgesi olarak zikrettiği Mevlana Celaleddin Rumi (1207-1273), kendini "Ben Kuran'ın bendesiyim" biçiminde niteleyen bir mümindir. Mevlâna'nın doğru okunması, onun hoşgörü sahibi değil, bir İslam misyoneri olduğunu ortaya koyacaktır.
Herkesin bildiği ünlü dizeleri şöyledir: "Gel ne olursan ol, gel/ İster tanrıtanımaz, ister ateşe tapar,/ İster bin kez tövbeni bozmuş ol./ Bizim dergâhımız umutsuzluk dergâhı değil,/ Gel ne olursan ol, gel". Eğer "bana gel" yani "benim dinime gel" değil de, "herkes kendi olarak kalsın" deseydi, o zaman hoşgörü olurdu.
Biz, "bana gel" demeyi bile hoşgörü sanan bir kültürden geliyoruz, işimiz zor.




















