Kitap yasaklayarak pislik örtülmez
26 Ağustos 1880'de Roma'da bir erkek çocuk doğar. Annesi Polonya asıllı bir hanımdır ve Roma sosyetesinin güllerinden biri olmuştur. Evlilik dışı doğurduğu çocuğun babası ancak yıllar sonra belirlenebilir. Çocuk, bir İtalyan subayı olan babasını hiç görmeyecek ve annesinin soyadı Apolinary'yi taşıyacaktır.
Ana oğul, 1897'de Fransa'ya göçer, delikanlı artık Guillaume Apollinaire adını taşımaktadır. Çok okur, bilgisi herkesi şaşırtmaktadır ve erkenden yazmaya başlar: Roman, öykü, tiyatro, günlük, ama en çok şiir. 1898-1913 arasında yazdığı şiirlerini topladığı "Alcools" adlı kitabında yer alan "Le Pont Mirabeau" (Mira-beau Köprüsü) adlı şiiri büyük bir beğeni ve ün kazanır. Şiir sanatında yeni bir atılım olarak görülür. 1914'te I. Dünya Savaşı çıkınca, Fransa ordusuna katılmak ister, ama vatandaş olmadığı için bu isteği kabul edilmez. İkinci kez başvurur, bu kez kabul edilir, hem asker hem de Fransız yurttaşı olur. 1916'da boynundan yaralanır, bir türlü iyileşemez ve 1918'de İspanyol nezlesinden ölür. Bugün Paris'te bir cadde onun adını taşımaktadır. 1961'de onun anısına bir pul çıkartılmıştır. Ve Paris'te "vatanın en değerli evlatlarının yattığı" Pantheon'da, onun anısına bir levha bulunmaktadır.
Gençliğinde sembolist şiirden etkilenen ve daha sonra sürrealistler olarak adlandırılacak birçok ünlü şairin (Breton, Aragon...) Kâbe'si olan Apollinaire, sürrealist nitelemesinin de mucididir. Çok çalkantılı ama kısa bir ömür geçiren bu "harika çocuk", Fransa'nın ve Fransız dilinin en büyük şairlerinden biri sayılmaktadır.
Apollinaire, erotik şiirler ve öyküler de yazmıştır. Bunlardan biri de "les exploits d'un jeune Don Juan" (Genç bir Don Juan'ın maceraları, 1915) adındaki romandır. Apollinaire'in bu eserinin kahramanı, Roger adında 13 yaşında bir çocuktur, ablası ise 14. Roger, roman boyunca, cinselliğini keşfeden bir yeniyetmenin, ailesinin üyeleri de dahil, tüm kadınlara karşı uyanan ilgisinin çalkantıları içinde kalacaktır. Doğal bir dürtünün bir öğrenme sürecine dönüşmesi sırasında, ensest duygular taşıyacak ve hatta hamile bir hizmetçiyle bile oynaşacaktır.
Bu kitap yakınlarda Türkçe olarak da yayınlandı ve aleyhine bir dava açıldı. İstanbul Ticaret Üniversitesi'nden atanan bilirkişiler (Neden edebiyat fakültesinden değil?), eseri "edebi değil, müstehcen" buldular. Gerekçelerinden biri, "Toplumumuzda geçerli genel ahlâk kuralları, gelenek, görenek ve alışkanlıklar bağlamında ele alındıklarında, bir ailenin birlikte okuyup inceleyemeyeceği nitelikte oldukları anlaşılmaktadır" biçiminde (söz konusu kitapla birlikte başka eserler de incelendiği için ifade çoğul).
1910'lar Avrupa'sı, muhafazakâr değerlerin zirvede olduğu bir döneme tanıklık etmektedir. Püriten burjuva ahlâkının görünüşte erdemli, ama kimse görmediği zaman epeyce pespaye bir yaşam tarzına hiçbir itirazının olmaması ve ancak ortaya çıkan şeylere karşı "ahlâklı olma" biçimindeki ikiyüzlülüğü, Apollinaire de dahil, çokça yazarın isyanına neden olmuştur. Söz konusu roman, bu ikiyüzlülüğe bir itiraz, bu ahlâkın sahteliğinin bir dışavurumudur. Ve çok da edebidir. Birçok bölümü, Fransız liselerinin edebiyat ders kitaplarında incelenir ve iyi bir dil kullanımına örnek gösterilir.
Ülkemize gelelim. Kırsal kesim yeniyetmelerinin hayvanlarla "aşk" yaşamaları çok yaygındır ve herkesçe bilinir, ama söylenmez. Bu ülke, erişkin olmayan kızlı erkekli çocuklara cinsel tecavüzde dünyada ilk beş arasında ve daha da beteri, adli makamlara yansıyan ensest (aile içi cinsel ilişki) olayları bakımından rakip tanımıyor. Turistlere tecavüz, Taksim Meydanı rezaletleri, elle ve sözle cinsel taciz; süzerek, devamlı bakarak, takip ederek cinsel taciz... Saymakla bitmez. Bu toplum, büyük kitlesi itibariyle cinsel ahlâktan yoksundur ve bunu örtmek için de cinselliğin, özellikle de kadın cinselliğinin baskı altında tutulmasını, 'namus'un göstergesi, hatta kendisi sayar, sadece onu namus olarak görür, gösterir.
Bir kitabın, "birlikte okunup incelenmesi" de ne demek? Türkiye'de kişi başına yıllık kitap harcaması 1 doların altında, bu rakam gelişmiş ülkelerde 100 doların üstünde. 7,5 Türk'e yılda bir kitap düşüyor. Kitapların yüzde 80'i üç büyük şehirde (ilde değil, şehirde) satılıyor. Yani kimse bir şey okumuyor. Ayrıca bu ülkede kitabın aile üyeleri tarafından birlikte okunması gibi bir adet mi var? Bu da Osmanlı'dan gelen "örf ve adetlerimiz" arasında mı yer alıyor? Üstelik, Avrupa'da bir zamanlar uygulanmış olan bu yöntem, bireyselliği durduran bir şeydir. Niye herkes babanın seçtiği kitabı okusun ki? Ve kitabı incelemek ne demek? Demek ki bu ülkede herkes uzman!
Kusurlarımızı, saklayarak yok edemeyiz. Apollinaire'in 1910'ların Fransız burjuvazisinin ikiyüzlülüğünü ifşa eden eserlerine, bizim bugün ihtiyacımız var.




















