İrtica, Kürt meselesi, Kıbrıs ve dış politika (Irak, Ermenistan, Suriye vs.), Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın değiştirileceğini söylediği Milli Güvenlik Siyaset Belgesi'nde (MGSB), yani namı diğer Kırmızı Kitap'ta önümüzdeki günlerde büyük neşteri yiyecek başlıklar. Aslında "derin ve gizli anayasası" diye tabir edilen, yıllardır Türk siyasetini yönlendiren ve askeri bakış açısıyla devletin kırmızı çizgilerini belirleyen Kırmızı Kitap'ın, teoride olmasa da fiiliyatta neşteri çoktan yediği bile söylenebilir. 2009'un ilk günlerinde "Kırmızı Kitap'ın Bilmediği" başlıklı haberimizde, hükümetin mevcut Kırmızı Kitap'ı çoktan rafa kaldırdığını ve en geç 2010 yılı içinde tarihinde ilk defa siyasetçi ağırlığıyla değiştirileceğini yazmıştık. 1975-2005 arasında Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği hukuk müşavirliği ve başdanışmanlığı yapan, bütün Kırmızı Kitap'ların hazırlanışında yer alan Mustafa Ağaoğlu, hükümetin Kırmızı Kitap'taki ilkelere fazlasıyla aykırı ve "kayıt dışı" politikalar yürüttüğünü savunuyor ve "Hükümet Kırmızı Kitap'a tabi hareket etmiyor. Kim bilir nerde şu an Kırmızı Kitap" diyordu.
Başbakan, 28 Şubat döneminde hazırlanan ve askere sivil otoritenin talebi olmadan toplumsal olaylara müdahale yetkisi veren EMASYA Protokolü'nün kaldırılması ve TSK İç Hizmet Kanunu'nun 35. maddesinin değişmesi için de Genelkurmay ile "paslaştıklarını" açıkladı. (Sadece birkaç gün sonra da, EMASYA kaldırıldı.) Ama siyasette bugünkünden daha 'kırmızılı günler' yakın. Hükümetin yol haritasına bakılırsa, tüm bu hamleler, demokrasiyi daha özümsemiş bir ordu ve daha demokratik bir Türkiye için. Ancak halen es geçtikleri çok ciddi iki ayrıntı var.
Amaçlanan, geçmişin rövanşı değil de ordunun demokratikleşmesi ise, EMASYA'nın kaldırılması gibi adımlar önemli olmakla birlikte sadece sembolik. Hukuki bir zırh sağlıyor görünse de, doğası gereği, askeri vesayet veya darbe için ille de yasa gerekmiyor. Siyasetin dışında kalacak ve aklına darbe getirmeyecek bir ordunun yolu, bu yasaları değiştirmekten öte, demokrasiyi gerçekten özümseyecek subaylar yetiştirmekten geçiyor. Nitekim geçen haftaki sayımızda Arjantin Savunma Bakanı Nilda Garre de, doğru formülün bu olduğunu söylüyordu: "Genç ordu mensupları demokratik değerlerle yetiştirildi. Rollerinin iç politikaya müdahale değil, savaşa hazırlanmak olduğunun farkındalar." Ancak yedi senelik AK Parti iktidarında, bu konu neredeyse hiç gündeme gelmedi. "Siyasi iktidar bu gerçeğin farkında mı, ondan bile emin değilim" diyor, askeri darbeler konusunda uzman olan, Çankaya Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü öğretim üyesi Doç. Tanel Demirel.
Diğer önemli ayrıntı, AK Parti'nin, demokratikleşme sürecinde muhaliflerin -kısmen haklı- eleştiri ve endişelerine yol açan "kendine demokrat" imajını değiştirmek için fazla çaba içinde gözükmemesi. AK Parti, EMASYA, türban yasağı, üniversitelerde katsayı farkı gibi tabanının bir kısmının mazisinde yara olan meselelerin çözümünde -her ne kadar bazı hamleler yargıdan dönse de- muhalefet ya da asker baskısını çok önemsemeden hızlı ve atik davranıyor. (Nitekim 13 yıldır tartışılan EMASYA, birkaç gün içinde iki imza ile kaldırıldı.) Ancak 12 Eylül Anayasa'nın yerini alacak yeni bir anayasa, Siyasi Partiler Kanunu'nda değişiklik, Alevi, Kürt ve azınlık açılımı gibi toplumun daha genelini ilgilendirebilecek, demokratikleşme sürecinde daha temel olabilecek konularda ağırdan alıyor. Demirel'e göre bu, ikinci gruptaki meselelerin daha zorlu olmasından değil, AK Parti'nin önceliklerinden kaynaklanıyor. "Erdoğan'ın parti içi dengeleri gözetmesi, genel demokratikleşme konularına baskın çıkıyor. Askerle ilgili değişiklikler genel bir demokratikleşme paketi içinde yapılsa, ordudan da bu kadar tepki gelmeyebilir. Sadece atanmışların değil, eşzamanlı olarak, seçilmişlerin de daha fazla hesap vermesini ve siyasi şeffaflığı sağlayacak değişiklikler yapılmalı." Aynı zamanda AK Parti Merkez Karar Yürütme Kurulu üyesi olan, Dicle Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nden Doç. Mazhar Bağlı ise, eleştirilere kısmen hak vermekle birlikte, Türkiye'nin şartları düşünüldüğünde bu konuda AK Parti'nin samimiyetinin sorgulanmasını hakkaniyetli bulmuyor.
Yine de, önümüzdeki günlerin ilk hararetli tartışması Kırmızı Kitap'ta, yani MGSB konusunda yaşanabilir. MGSB, "Cumhuriyet'in bekası ve Türk Milleti'nin refahına ilişkin izlenecek milli güvenlik siyasetinin esaslarını içeren bir yol haritası." Milli güvenlik siyaseti çerçevesinde belgede değişiklik yapılabiliyor. Bakanlar Kurulu ve ilgili kurumların görüşü alındıktan sonra Genelkurmay Başkanlığı tarafından tavsiye niteliğinde yazılıyor. MGK'da görüşüldükten sonra Bakanlar Kurulu imzasıyla onaylanıyor. Dört, beş yılda bir içeriği güncelleniyor.
Belge, ilk kez Türkiye'nin NATO üyeliğinin ardından yazıldı. Uzun yıllar komünizm öncelikli tehditti. 12 Eylül'ün ardından bölücülük de tehdit kapsamına alındı. 1997'de ise irtica ve bölücülük öncelikli tehdit oldu. Son Kırmızı Kitap, 24 Ekim 2005'te MGK'da görüşüldü, 20 Mart 2006'da yürürlüğe girdi. İç tehdit sıralaması irtica, bölücülük ve aşırı sol şeklinde sıralanıyor. Daha önceki belgelerde yer alan aşırı milliyetçilik ise bu belgede iç tehdit olmaktan çıkarıldı. Ordunun "iç güvenlik tehditlerine karşı müdahale hakkı" korunurken; Kıbrıs'tan asker çekilemeyeceği, Türkçe'den başka bir eğitim dili olamayacağı gibi maddeler yer alıyor.
Kürt açılımı ve Kürtçe televizyon, PKK ile mücadelede sivil unsurların öne çıkması, Irak'ın kuzeyindeki Özerk Kürt Yönetimi ile artan diyalog, Ermenistan ile imzalanan protokoller, Kıbrıs'ta Türk ve Rum taraflarının görüşmelerde geldiği nokta, başta Suriye olmak üzere Arap dünyasıyla yakınlaşmalar, geçen dönem Kırmızı Kitap'ın içeriğinde olmayan gelişmelerdi. Hükümet Kırmızı Kitap'ı, klasik güvenlik eksenli siyasetten, yürüttüğü içte ve dışta sıfır problem siyasetine ve dünyanın yeni dengelerine uyarlamak istiyor. Ancak işin asıl bam teli, irtica. Hükümetin, vatandaşı tehdit kapsamına aldığı gerekçesiyle irtica gibi genel ve soyut kavramları belgeden çıkarıp, El Kaide, Hizbullah gibi örgütleri bu tehdit kapsamında değerlendirmeyi düşündüğü basına yansıdı. Bir anlamda Türkiye'deki muhafazakâr siyasi hareket tehdit değil, kendi değerlerini yaşamak isteyenler olarak algılanacak. (Bir yıl önceki haberimizi hazırlarken, Fethullah Gülen'in onursal başkanı olduğu Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'nın Mütevelli Heyet Başkanı Hüseyin Gülerce, "İrtica belki öncelikli tehdit olmaktan çıkarılmaz ama kavramı geniş toplum kesimlerine yaymaktan vazgeçip sadece radikal grupları o kapsamda bırakabilirler" diyerek sanki bugünkü durumu tanımlamış.)
Hükümetin niyeti, daha az ve kapsamı daha dar kırmızı çizgilere sahip bir MGSB. Bağlı'ya göre bu, tam da olması gereken şey. "Türkiye'de toplumun devletle, devletin toplumla diyalogu, geleneksel biçimde bir takım tehditler ve tehlikeler üzerine kuruluydu. Ama demokratikleşme süreciyle genel algılamalar değişti" diyor Bağlı. Dünyadaki değişime uygun yapılanmalar için de, eski kırmızı çizgilerin değişmesi gerektiğini iddia ediyor ve "Her yere çekilebilir konular net bir biçimde tanımlanmalı ki, insanlar legal ya da illegal, buna göre pozisyonlarını değerlendirsinler" diye ekliyor. Ağaoğlu ise, belgede terörle Kürt vatandaşların taleplerinin artık ayrılması gerektiğini ama Anayasa Mahkemesi'nin AK Parti'nin laiklik aleyhtarı eylemlerin odağı olduğunu tescil ettiği ve cemaatlerin bu denli aktifleştiği bir ortamda "irtica tehdidi yoktur" demenin mümkün olmadığını savunuyor.
Oysa belki de Kırmızı Kitap'ın demokrasiyle bağdaşmaması en çok gizliliğinden geçiyor ama nedense kamuoyunda bu kısmı pek gündeme gelmiyor. Kırmızı Kitap, TBMM'de görüşülmüyor. İçinde ne yazarsa yazsın, eğer gerçek anlamda demokrasi içi bir metin olacaksa, Meclis'in denetimine ya da en azından bilgisine sunulmalı. Hatta sadece iktidarın ve askerin değil, iktidara aday olduklarına göre Meclis'teki muhalefet partilerinin de devletin kırmızı çizgilerini bilmesi gerek. Bağlı da, "demokrasi ve hukuk sağlıklı işleyecekse, muhalefetin ve toplumun, Kırmızı Kitap'ın stratejik detaylarını olmasa bile ana hatlarını bilmeye hakkı var" diyor.
Darbeye ve askeri vesayete zemin hazırlayan yasalar kaldırılsa bile, iktidar yine de uzun vadede MGSB gibi konularda askerle karşı karşıya gelmemek için, Harp Okulları'ndan demokrat subaylar yetiştirmek zorunluluğu ile yüzleşmek zorunda kalabilir. Demirel'e göre, sembolik önemi büyük olsa da, darbe tehlikesinin ve askeri vesayetin sadece yasa değişiklikleriyle tarihe karışacağını düşünmek naiflik. "Silahlı Kuvvetler'de verilen eğitimin değiştirilmesi, subayların zihniyetinin değiştirilmesi açısından büyük önem taşıyor" diyor Demirel, "özellikle yüksek kademeyi oluşturan subaylara siyasal ve sosyal bilimler alanında şimdiye kadar verdiğimizden çok daha derin, objektif ve dünyayı algılamaya müsait bir eğitim verebilmeliyiz. Demokrasinin nimetlerini sürekli vurgulayacak bir eğitim doktrinine ihtiyaç var. Bu konuda Harp Akademileri'ndeki dersler yetersiz ve bu, askerlerin meselelere siyah beyaz bakma eğilimini besliyor."
Harp Okulları'nın müfredatı, tamamen Genelkurmay tarafından, genelge ve yönetmeliklerle belirleniyor. Çoğunlukla da ya emekli askerler ya da görüşleri askerler tarafından onaylanan öğretim üyeleri ders veriyor. Peki ya bugünkü kadrolar? Hem ordunun mevcut yönetimi, hem de bu hükümet, Türkiye'yi tam demokrasiye taşımak noktasında yeterli mi? Zira biri "askeri vesayeti", diğeri "sivil bir antidemokratik yapıyı" dikte etmeye çalışmakla eleştiriliyor. Erdoğan Genelkurmay ile "paslaştıklarını", Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ ise "Darbe ifadesinden hicap duyduğunu" söylüyor. Aslında dünyadaki gidişat ve konjonktür her iki yapıyı, isteseler de istemeseler de demokrasiye sığınmaya zorluyor. Bağlı, gelmiş geçmiş hükümetlerin AB yolunda 40 yılda kat ettiği mesafeyi tek başına 7 yılda kat ettiğini savunduğu AK Parti'ye "sivil vesayet" suçlamasının adil olmadığını söylüyor. Demirel ise, "Erdoğan'ın otoriter eğilimlerinin çok yüksek olduğunu ve AK Parti'nin demokratlarca birçok yönden eleştirilebileceğini" iddia ediyor ama sivil vesayet eleştirilerini de abartılı buluyor. "Üzerinde düşünülmesi gereken asıl soru, hem Hükümeti hem de Silahlı Kuvvetleri nasıl bugünkünden daha demokrat bir çizgiye çekebileceğimizdir. Başbuğ'un ne tür baskılar altında olduğunu da hesaba katmalıyız. Orduya karşı gerçekten asimetrik bir harekât yürütüldüğüne inanan subayları da idare etmek zorunda... Asker belli yanlışlar yaptığını düşünüyor, bunlarla hesaplaşıyor ama geçmişiyle bir anda keskin bir kopuş yaşamak istemiyor."
Türkiye'de, dışarıdan pek net görünmese de siyasiler ve asker belki de çok uzun yıllar sonra ilk kez, yine akıntıya karşı ama bu kez birlikte ve aynı yönde kürek çekiyor. Ama kaynağa ulaşmak için daha epeyce yol var.
sayı:
68