Demokrasinin ergenlik dönemi
Çünkü, ah ne de büyük siyasi zorluklar içinde, paşa gözaltılarından parti kapatma işaretlerine kadar her an yeni bir şok gelişmenin yaşandığı, krizler içinde biçare kıvranan, uçurumun eşiğindeki bir ülkedir burası, diye inim inim inleyip kendinize acımanın bir faydası yok. İtalyan La Stampa'dan The Economist'e yabancı basında geçen hafta çıkan Türkiye'de darbe ihtimaline dair (kimisi şaşkınca) yorumların sorumlusu da, bu kronik kendine acıma hali aslında. Hep özel şartlarından bahsederek Türkiye'nin olağanüstü şeylerin sıklıkla yaşandığı bir tür siyasi Jurassic Park olduğuna dünyayı kim ikna etti? Herhalde kendimiz. Üstelik; daha ziyade Avrupa Birliği ile sözde kendi ayrıcalıklarımızı kabul ettirmek için pazarlık ederken oldu bu: Yetkililer tam demokratik kriterlerin bize bol geleceğini kafalara kazıdı durdu. (22. sayfada Akın Özçer'in yazısına bir göz atıverin.) "Türkiye'de ordu ne önemli bilemezsiniz," diye anlattı durdu önemli başkentlerdeki Türk basın mensupları. Besbelli Türk basınının dışarıdaki temsilcileriyle yabancı basının Türkiye temsilcilerinin artık bir tür meslek içi eğitimden geçmesi gerekiyor. Bazen insan haklarını kıra döke ve birbirimize bağıra çağıra bile olsa sorunlarının üstesinden rutin demokratik siyaset yollarıyla gelebilecek müstakbel bir ülkeyi tanıtmak, ona şans vermek için.
Ama bu konuda ülkede heyecan verici, kendinden emin kalabalıkların oluşturduğu bir fikir birliği de görünmüyor. Bunu yeşertebilecek gelişmeler de var. Yaklaşık 30 yıldır başa bela olan PKK ortadan kalkmaya yüz tuttu. Amerika'da, Avrupa'da (en son İtalya'da) terör örgütünün yandaşlarına ve militanlarına operasyonlar sıklaşıyor. Türkiye, kadim rakibi Yunanistan batarken ekonomisiyle böbürleniyor. Komşularıyla sınır sorunlarını çözüp ticaretini arttıran Türkiye'de; tam demokrasinin önündeki en büyük engellerden askeri vesayet meselesinde de zor bir viraj, yüksek rütbeli askerlere rüküş gözaltı görüntüleri arasında dönülmüş gibi görünüyor. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan "ileri demokrasinin ayak seslerinden" söz ediyor. Ama bir sorun var. Pek çok insan bu tarihi gelişmeleri avuçları patlarcasına alkışlar gibi görünmüyor. Epey kararsız, tedirgin, her sabah sanki aynı gergin güne uyanır gibi hisseden insan var. Bunu, ayaküstü sohbetlerde, köşe yazılarında, televizyon programlarında ya da farklı kamuoyu araştırmalarında görmek mümkün. Hem ne olup bittiğini anlamaya hem de bu kararsız ortamın nedenlerini anlamaya ihtiyacınız olmalı? O halde lafı uzatmaya lüzum yok. Türkiye, galiba demokrasisinin ergenlik dönemini yaşıyor: Hayatın gerçekleriyle karşılaşma zamanı. Tercihlerimiz (daha ziyade hükümetinkiler) güzel ya da berbat bir gelecek hazırlayabilir. O nedenle, siyasetin, ordunun, yargının, cemaatlerin, tarikatların, herkesin önünde aslında tek seçenek bulunuyor.
Oysa geçen hafta Başbakan köşe yazarlarını işverenlerine şikâyet ederken bunun farkındaymış gibi görünmüyordu; çünkü "ileri demokrasinin ayak sesleri"nden söz ederken, bu seslerin çok uzaktan geliyor olabileceğini de aynı cümleler içinde söylemişti. Hiçbir ileri demokraside böyle bir şey olmaz çünkü. Bu tuhaf çelişkisi, hükümeti genelde destekleyen bazı gazetecilerin bile tepkisini çekti. Milliyet gazetesinden Hasan Cemal 27 Şubat'ta "Hop Dedik Sayın Başbakan" diye yazdı. Madem Başbakan'ın deyimiyle "hayırlı günlere vesile" şeyler yaşıyoruz, bunun tadını ülkeye adaletle paylaştırmada en büyük görev gazeteciye, askere, aydına değil yine hükümete düşüyor. Ama hükümet üyelerinin bu tür yaklaşımlarını anlamak giderek daha da zorlaşıyor.
Aslında bu yolda iktidar partisinin işi o kadar da zor sayılmaz. AK Parti kurmayları lüzumsuz polemiklerde buyurgan ifadeler sarf edeceğine, "Invictus" adlı filmi izleseler bile işlerine yarayacak birkaç ipucu bulmaları mümkün. Amerikalı ünlü aktör Morgan Freeman'a Oscar kazandırması kuvvetle muhtemel Invictus (Yenilmez), Nelson Mandela'nın Güney Afrika'da yaptıklarından (yani gerçek bir hikâyeden) hareketle yazılmış John Carlin'in "İnsan Faktörü: Nelson Mandela Ve Dünyayı Değiştiren Oyun" adlı romanından sinemaya uyarlandı. Kitapta, Güney Afrika'da beyazların hüküm sürdüğü apartheid döneminin ardından muazzam bir insan hakları mücadelesinin sonucunda başkan olan ilk siyah Nelson Mandela'nın, ülkesinin etnik ve ekonomik olarak bölünmüş insanlarını birleştirmesi, siyahların intikam duygularını zapt etmesi, beyazların bu yepyeni durumdan kaynaklanan tedirginliğini ortadan kaldırması anlatılıyor. Beyazlardan oluşan bir rugby (Amerikan futbolunun daha delikanlıca ve kasksız oynanan türü) takımının 1995'te Rugby Dünya Kupası finallerindeki mücadelesini Mandela fırsat biliyor ve ülkesini birleştirecek bir motivasyon kaynağı yaratıyor. Freeman, iki hafta önce Newsweek'teki röportajında "Mandela filmi seyretmiş midir" sorusuna "Evet seyretti" diye yanıt veriyordu. "Birlikte Johannesburg'da Nelson Mandela Vakfı'nda seyrettik. Ben perdede göründüğümde 'Bu arkadaşı tanıyorum' dedi, 'belki bu yaşlı adamı başkaları da hatırlar.' Onunla takılmak gerçekten havalıydı." Oysa Habertürk gazetesinin dış haberler müdürü Soli Özel Türkiye'de "her adımında insanların bölünmesine neden olan bir ortam oluştuğuna" dikkat çekiyor.
Herkes değişimden övgüyle bahseder ama sıra kendisine geldiğinde değişmek, oturduğun yerden seyretmekten çok daha zor ve sancılı olur. Dünya basını geçen hafta lütfedip onayladığına göre artık rahatça söyleyebiliriz; Türkiye tarihin akışını etkileyecek bir değişim içinde. Bana hep 'devlet adamı gibi gazeteci' izlenimi veren Mehmet Barlas 25 Şubat günü Sabah gazetesindeki köşesinde "Bugün artık Cumhuriyet'in 'kuruluş dönemi' geride bırakılmak durumunda" diye yazdı. 1940'lardan beri seçilmişlere muhalefet eden, rejimi ve ülkenin ana çizgisini belirleyen askeri, bürokratik devlet geleneğinin temsilcileri de artık seçimleri beklemekten başka çare olmadığını düşünüyor besbelli ki paşalar sıra sıra ifadeye gidiyor. Ayrıca adının açıklanmasını istemeyen bir AK Parti yetkilisi de "bize artık ordu direnç göstermiyor, yargı gösteriyor. Çünkü esas statükocular yargıdakiler" diyordu bir sohbet sırasında, geçenlerde. Artık Avrupa'da bile eşi olmayan, askeri vesayetten kurtulan ülkeler arasında bile nadir büyüklükte bir "üst düzey askerlere yargılama" süreci yaşanıyor. Ergenekon soruşturmasının başlamasından beri her rütbeden 150'ye yakın muvazzaf ve emekli asker, hakim karşısına çıktı. Önemli bir kısmı halen tutuklu. Öyle ki, AB "Yargı süreci adil ve örnek alınacak titizlikte olmalı" diye açıklama yaptı. Yine 25 Şubat'ta Hürriyet'ten Ertuğrul Özkök de, bir başka devlet adamı gibi gazeteci olarak "Türkiye normalleşiyor. Anormallikleri göre göre normalleşecek. Şimdi sabır zamanı. Kimse sandık dışında hiçbir şeyden medet ummayacak" diye yazdığına göre, sandık sadece sandık değil, yeni tarihi hesaplaşma yeri demektir. Bu kadarına bile demokrasi diyenler var. Ama 26 Şubat'ta Zaman gazetesindeki yazısında Prof. İhsan Dağı çıtayı daha yükseğe koyuyordu; teoride: "Artık demokrasi ile vesayet rejimi arasında 'ara' bir yer yok" diyordu, sorgudaki silah arkadaşları için üzülen komutanlara da çatarak. "İtham edildikleri suçların gerçek olma ihtimali üzmez mi komutanları? Asker karar vermek zorunda. Ya darbe yaparlar ya da tam demokrasiye razı olurlar." Örnek bir entelektüel tartışma. Bu kararı orduya bırakması fuzuli derecede ince bir davranış doğrusu. Zaten 1960'tan 1990'ların sonuna (28 Şubat 1997'de hükümet deviren askeri baskıyı da dahil edince) kadar süren darbeler döneminde başbakanını bile asmış Türkiye'de, generallerin ifade vermesine neden olan iddialar karşısında kim kefil olabilir ki? "Genelkurmay Başkanı Başbakan'ın muhatabı da değil ki bir zirvede buluşsunlar" diyen Dağı bu noktada da teoride haklı.
Ama pratikte durum bu kadar net değil. Bu sert atışmalar arasında hâlâ ikilem içinde olan insanlar var. Estima araştırma şirketinin Şubat başında yaptığı bir ankette, insanlara "darbe tartışmaları kime yarıyor" diye soruldu. En kalabalık yanıt yüzde 28,7 ile "hiç kimseye yaramıyor oldu. (Ardından yüzde 21.9 ile "hükümete" yanıtı geliyor. Üçüncü sırada yüzde 20.5 ile "yabancı ülkelere" diyenler var.) Hatta bu tür kararsızların bazısı AK Parti'den. Muharrem Sarıkaya geçen hafta Habertürk gazetesindeki köşesinde bir milletvekilinden hareketle AK Parti Meclis kulisinde hakim olan söylemi şöyle tarif ediyordu: "Sabah evden çıkarken eşim 'Koskoca kuvvet, ordu komutanlığı yapmış adamlara bu eziyet reva mı, niye böyle yapıyorsunuz' diye çıkıştı. 'Biz yapmadık, yargının işine nasıl karışırız' karşılığını verince de 'İktidar siz değil misiniz; siz yapıyorsunuz' diye çıkışmasını sürdürdü. Ben eşime anlatamıyorum. Bu algı bizim için kötü..." İlginç. Ama neden?
Sadece nüfusun önemli bölümünü karşı karşıya getirmekle kalmayan, teker teker pek çok kişinin beynini de adeta ikiye ayıran hislerin nedeni, hükümetin yapmaya çalıştığı şey ile bunu nasıl yaptığı arasındaki fark olabilir mi? Nasıl yaptığın ne yaptığın kadar önemlidir. Hedef, ileri demokrasi bile olsa. Çünkü, AB'nin de dediği gibi bu örnek bir süreç ve ergen demokrasinin istikbalindeki demokratik terbiyenin standardını belirleyecek. Ne yapmaya çalıştıkları, "daha demokratik, adil, özgür, güvenli, saygın ve zengin bir ülke" olarak özetlendiğinde, buna itiraz edecek adam bulmak da giderek zorlaşıyor ülkede. Bu nedenle yüzde 50'ye yakın oyla ikinci kez hükümet kurdu AK Parti; sadece dindar- muhafazakâr talepler bu oya ulaşamazdı. Ama uzun süreli tutukluluklar, kimi savcıların tarikat ve cemaatlerle ilgili soruşturma yürüten başka savcılara müdahalesi kuşku yaratıyor. Hatta bir başka savcının iki dudağı arasındaki kapatma davası sürekli iktidara tehdit unsuru olarak kullanılsa bile, bu böyle. Hükümet, bunlar yargının işi bizle ilgisi yok, diyor. Oysa ortalama 350 gün olan dava süresi ve cezaevlerindeki hükümlüye (57 bin 430) kadar tutuklu sayısı (40 bin 316) yüzünden Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin (AİHM) verdiği rekor sayıda cezayı bu hükümete emanet devlet ödüyor. Şimdi Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu'nda olduğu gibi hükümetin şikâyet ettiği "1982 Anayasası'nın kimi üst kurullar aracılığıyla sistemi zapt etmesi" durumuna karşı pek çok yasal değişiklik yapıldı. Ama hâlâ YÖK var; MGK var; Diyanet İşleri Başkanlığı var; eski DGM'ler başka bir adla var. Bu durum, hükümetin kontrol edebildiği üst kurulları değiştirmek niyetinde olmadığı izlenimi yaratıyor. Adalet Bakanı Sadullah Ergin, "yönetime hukuk dışı müdahalede bulunan bağımsız yargının bağımlı yargıdan daha tehlikeli olabileceğini" söylüyor. Buna kendisinin inandığına bile inanmak çok güç. Yargı denetlemeyecekse, yasama zaten denetleyemiyor; denetimsiz bir yürütme mi tehlikesiz olan? Yargıtay Onursal Başkanı Sami Selçuk da, Newsweek'te kuvvetler ayrılığı ve yeni bir anayasa için "öncelikle yürütmenin yasama tarafından denetlenebilir olması" gerektiğine ve "seçim barajının bir türlü indirilmediğine" vurgu yapıyordu. Türkiye'de tarihi bir viraj dönülürken her şeyin daha şeffaf olması gerekiyor. Dokunulmaz askerlere dokunulması, demokrasi açısından bir dönüm noktası. Ama milletvekili dokunulmazlıklarının kürsü ile sınırlandırılması da paralelinde gelişirse daha esaslı olurdu.
Siyaset bilimci Nuray Mert "ülkede bir hesaplaşma olması kaçınılmaz ve o belli platformlarda olmadığında ne reform yapsanız bir işe yaramaz" diyordu geçen hafta bir televizyon programında. Prof. Toktamış Ateş de bir başkasında adeta devamını getiriyordu: "Arkadan gelen askerler de rövanşist olursa ne olacak?" Ergenekon yargı sürecinde ve son haftalardaki Balyoz vs. darbe planı iddialarındaki deliller, pek çok hukukçuya göre evraktan ibaret ve sahte olduklarına dair de itirazlar var. AİHM eski yargıçlarından Rıza Türmen de hukukta "aslolanın tutuklamadan yargılamak olduğunu" söylüyordu. AB bünyesindeki Eurobarometre araştırma kuruluşunun geçen ay yaptığı bir ankete göre orduya güven azalıyor: 2009'da yüzde 81'den şimdi yüzde 77'ye. Ama hükümete güven de azalıyor: 2009'da yüzde 57 iken şimdi yüzde 51. Yine de hükümetin itibarı halkın nezdinde sanıldığından fazla olabilir. Son 10 yılda Türkiye'de siyasetin çıtası yükseldi. AB'ye uyum sürecinde 100'den fazla yasa, binlerce yönetmelik maddesi ve Anayasa maddeleri değiştirildi. Yaşam kalitesi bazı alanlarda kayda değer biçimde arttı. AK Parti Hükümeti'nin Sağlık Reformu hakkında, adını vermek istemeyen bir ekonomi profesörünün şu ilginç yorumunu okuyun: "Biz yıllardır Türkiye'de vatandaşların güven ve memnuniyetleri üzerine çeşitli araştırmalar yaptık, izliyoruz. Son 10 yılda güven ve memnuniyete dair rakamlarda pek bir oynama yok. Ancak tek bir istisna var: O da AKP'nin sağlık hizmetleri... Sağlık hizmetleriyle ilgili olarak güven ve memnuniyete dair rakamlar çok net bir şekilde arttı. Bunun nedeni hem sağlık reformu hem de sağlığa yapılan aşırı harcama artışı."
Öte yandan dünya basınında hükümeti öven yorumların yanında kuşkuyla yaklaşılan satırlar da yer alıyor. The New York Times'ın eski Türkiye temsilcisi Stephen Kinzer Newsweek Türkiye'ye yaptığı yorumda, "Türkiye'nin adaptasyon gücü yüksek bir ülke olduğunu, bu yüzden ortalığın çok karışmayacağını" tahmin ediyor. "Kemalist laik geleneksel yapı, büyük ihtimalle hâlâ güçlü. Fakat, askeriye ve bürokrasideki destekçileri şunu idrak etmiş durumda ki, Türk toplumu değişti" diyor Kinzer. "Bu da Türkiye'nin örneğin İran'a kıyasla neden bir başarı hikâyesi olduğunun göstergesi. Washington sakin, çünkü istikrarsızlık endişesi yok." ABD Dış İlişkiler Konseyi (CFR) Ortadoğu çalışmaları uzmanı Steven Cook da "Türkiye'deki son gelişmeler ABD'de çok iyi anlaşılmıyor, bu yüzden de ABD risk almıyor" diyor. Washington merkezli Carnegie Endowment Vakfı uzmanlarından Prof. Henri Barkey'e göreyse "Bu krizden kolay bir çıkış yolu gözükmüyor. Amerikalılar istikrarın bozulması ihtimalinden endişeli." Newsweek'in İngilizce edisyonundaki Soner Çağaptay'ın "Türkiye'nin Dönüm Noktası" başlıklı yazısı da kuşkuların dile getirildiği yorumlardan. "1990'larda asker, bünyesindeki İslamcı hareket üyelerini ve Gülencileri tasfiye etti. Bunun sonunda hareketin kurucusu ABD'ye gitmek zorunda kaldı ve hâlâ orada yaşıyor. Fakat 2000'e gelindiğinde Gülenciler kendilerini bürokrasi içinde yeniden konumlandırarak ve Batı'da bir halkla ilişkiler ekibi kurarak tekrar ortaya çıktılar. 2002'de İslamcıları iktidara getiren seçimlerde AKP'nin arkasında durdular. Buna karşılık olarak AKP Gülencilere mahkemelerden iş camiasındaki lobilere ve medyaya kadar ordu dışındaki tüm laik kurumlarda kilit görevler verdi. Şimdi Gülen'in asker üzerindeki baskısı son laik kaleyi çökertmek üzere tasarlanmıştır" diyor Çağaptay. Bu tür kuşkular üzerine hükümetin düşünmesi gerek, çünkü bunlar Türkiye'de de pek çok insanın kafasını meşgul ediyor.
Bu tür tarikat, cemaat korkuları, laiklik elden gidiyor fobisi öyle zor bir siyasi dönüşümü bulandırıyor ki... 38. sayıdaki bir yazı için psikolog Rebia Dirim'e, Türkiye bir tek insan olsa bugün yaşadığı sıkıntılarla size gelse ne derdiniz, diye sordum. "Freudyen yaklaşımla toplumun bugün babayı öldürmeye çalıştığını söylerdim" dedi. "Buna karşılık gerçek bir maturiteye, yani olgunluğa ihtiyaç duyulduğunu" ekledi. "Bu da halktır aslında. Veya muhalefettir ama muhalefet de yok. Bu süreçte ülkeye yardımcı olacak olgunluk kendiliğinden yavaş yavaş ihtiyaçlar içinde belirecek." Türkiye'nin siyasi tarihinde "devlet baba"nın yeri ayrı. Ancak bu babanın otoritesine ve askeri darbelere pek ses etmeyen insanlar, aynı babaya sandıkta hep kafa tuttu. Sandıktan galip çıkan parti iktidar değil de sanki "devlet baba"ya muhalefet için seçiliyordu. Dicle Üniversitesi'nden sosyolog Doç. Mazhar Bağlı'ya göre halk bu şekilde kendisini nankör gören bir anlayışa sürekli muhalefet ediyordu. 1946'da çok partili sisteme geçildiğinden beri seçilmişlerle atanmışlar arasındaki gerilim hiç bitmedi. Bağlı, Türkiye toplumundaki devletçi refleksin nedenini de şöyle açıklıyordu: "Hayatların yüzyıllardır göçle harmanlanması yüzünden kendisini bir türlü yerleşik hissetmeyenler, varoluşları için otoriter bir devlet geleneğini zorunlu görür." Bugünkü iktidar "devlet baba"ya karşı gerçekten iktidara aday gibi görünüyor. Gerilim biraz da buradan çıkıyor. Çünkü bu durum alışıldık değil ve bu da huzursuzluk yaratıyor. İktidarın bir vizyon çizmede zorlanması ve hukuka güven sorunları da devreye girince kafalar iyice karışıyor. İktidarın, endişelileri rahatlatmak için demokrasiye, hem de herkes için sahip çıkması gerekiyor. Gazi Üniversitesi'nden Prof. Naci Bostancı ise daha geçen sene Newsweek'e konuşurken, dengelerin değişmek üzere olduğunu düşünüyordu. Türkiye'nin yakın tarihi ve siyasi kültür üzerine çalışan Bostancı'ya göre özellikle 1980'lerden sonra Türkiye'nin sosyolojisi değişti. Siyasete güç veren yeni kesimler ortaya çıktı. "Tarihin tekerleği seçilmişler lehine işliyor" diyor Bostancı. "Bu artık geri döndürülemez bir hikaye."
Tarih sadece akılsızlar için tekerrürden ibarettir. Neyse ki borsa geçen haftaki kapatma davası söylentilerine sert bir tepki verince; Yargıtay Başkanı AK Parti için yeni bir kapatma davası soruşturması olmadığını açıkladı da hikâye devam ediyor. Başbakan Erdoğan da iddialı biçimde "Gündemimizde erken seçim yok" dedi, "bizi izlemeye devam edin." Öyle olmalı çünkü daha süresi dolmamış bir kontratları var. Ama artık rakiplerinin taktikleri de değişti. Şimdi, hükümet büyük ideallerden bahsederken bunu daha adil ve kalıcı biçimde demokrasiye katkıya dönüştürememek; ülkeyi yeni bir vizyonun etrafında birleştirememek gibi durumlara yol açarsa sadece demokrasi mücadelesine değil kendi hareketlerinin çekirdeğine, hatta İslam'ın ülkede ve dünyadaki algılanışına bile zarar verebilir.
Nedense Erdoğan, bugüne kadar her seçimde yapabileceği en iyi tercihi yapmış, sanıldığının aksine aslında bugünkü demokrasi eşiği dahil kendi hikâyesini hazırlamış Türk seçmenini, hafife alıyor gibi geliyor bana. Onun da kafası karışık olmalı; seçim lafına bozulurken referandumu sürekli gündemde tutması da bu yüzden olabilir. (32. sayfada Murat Yalnız'ın yazısından) Referandum, hiç de anayasa değişikliği için yapılacak bir oylama olmayacak; çünkü kamuoyunun referandumdan ne anlayacağı aşikâr: Hükümete evet ya da hayır. Burada işler karışabilir. Konda 2008 Hayat Tarzları araştırmasına göre Türkiye'de yüzde 88 oranında "her durum ve şartta ülke demokrasiyle yönetilmeli" derken; yüzde 48 oranında da "gerektiğinde asker yönetime el koymalı" diyen bir kamuoyu yaşıyor. Türkiye'de insanların devlet, hükümet, ordu ve vatan gibi kavramlardan anladıklarıyla ilgili bir durum bu; sandığınızdan karmaşık olabilir.
Newsweek'teki bir yazısında Howard Fineman "Pek çok Amerikalı, insan olarak Obama'dan hoşlanıyor ve pek çoğu da başkan olarak başarılı olmasını istiyor. Ama Obama bizim hikâyemizde bir karakter olması gerektiğini hatırlamalı; biz onun hikâyesinin karakterleri olmamalıyız" diyordu bir yazısında. "Mükemmel bir şekilde düzenlenmiş anılarının aksine Obama'nın başkanlığı, konusunu dikte edebileceği, hatta kontrol edebileceği bir hikâye değil. Bir James Cameron filmi ya da bir tür kişisel gelişim romanı da değil. Bu, gerçek dünyada (bazıları beklenmeyen ve hoş karşılanmayan) hareketlerin, kararların ve çekişmelerin bir bütünü. Bu noktada artık Obama taraftarları bile bir süper kahraman istemiyor. Ülke yetkin bir yönetimle yetinmeye hazır ancak bu hükümetin o olup olmadığı artık net değil." Türkiye'nin hikâyesine ne kadar da benziyor.
(Ayçin Noyan, Melis Özpınar ve Washington'dan Afşin Yurdakul'un katkılarıyla.)
sayı: 71




















